headerLogo2b-18pt-myriadpro

İslam’dan Hıristiyanlığa Entelektüel ve Ruhsal bir Yolculuk

16 nebil pakistan testimony size image8056 think“Gerçeği bileceksiniz ve gerçek sizi özgür kılacak.” (İsa Mesih/Yuhanna 8:32)

Gerçeği Arayan Sevgili Dostum,

Yüce Tanrı’ya gerçeğe olan adanmışlığınız ve O’nun uğruna kişisel rahatınızı bir kenara bırakma arzunuz için teşekkür ediyorum çünkü O Gerçektir. Gerçeğe- ve böylece Tanrı’ya- daha yakın olma gayretiniz mutlaka ödüllendirilecektir. Tanıklığımı sizin için yazıyorum.

Ben kendimi her zaman gerçeği bulmaya adadım ve beni buna yönelten pek çok sıra dışı olay gerçekleşti. Hayatımdaki mucizevî olayların, herhangi bir şekilde benim başarımla değil, gerçeği arama konusundaki bağlılığım nedeniyle gerçekleştiğinden eminim. Tanrı’ya yücelik olsun çünkü ben istedim, O verdi. Ben aradım, O da bulmama yardım etti. Gerçeğin kapısını çaldım ve bana açtı.

“Dileyin, size verilecek; arayın, bulacaksınız; kapıyı çalın, size açılacaktır. Çünkü her dileyen alır, arayan bulur, kapı çalana açılır.” (Matta 7:7-8, İncil)

Adım Nebil. Kaliforniya’da ABD vatandaşı olarak dünyaya geldim ve dindar Müslüman bir anne baba tarafından yetiştirildim. Annemle babam Pakistan’dan gelmiş göçmeler ve tanıdığım dinlerine en bağlı Müslümanlardır. Babam ABD donanmasında subaydı ve mesleği nedeniyle ABD’nin Atlantik kıyısında ve İngiltere’de yaşadım.

Ben daha İngilizce öğrenmeden önce annem bana Urduca ve Arapça öğretti. Daha çok küçükken Kuran’ın tümünü Arapça olarak okuyabiliyordum ve çok sayıda bölümü ezberlemiştim. O zamandan beri, Müslüman olarak hayatım, İslami topluluğumuz içinde bütün çocuklara örnek gösterilirdi. Her sabah, gözlerimi açar açmaz, uyandığımda Tanrı’ya söylenmesi gereken duayı okurdum, uykumda beni ölümden koruduğu için ve bana yaşayacak bir gün daha verdiği için Allah’a şükrederdim.

Gençliğimin gönül rahatlığı içinde ve din konusunda hayal kırıklığı yaşamadan geçtiğini söylemem yeterli olacaktır. İslam’ı bütün yüreğimle seviyordum. Bunun nedeni, İslam’ın anne babamın dini olması değildi. Elbette bu da önemli bir etkendi. Ama bunun iki nedeni vardı. Birincisi, öğrendiğim kadarıyla, İslam bana Yüce Tanrı’ya ibadet etmeyi öğreten çok barışçı bir dindi ve bu nedenle, ailemin dindar bir şekilde dinini yerine getirmesi boş değildi. Benim ve birçok arkadaşımın gördüğü en mutlu ve birbirine en yakın aileydik. İkincisi, mantık ve kanıtlara dayanarak İslam’ı savunmayı öğrenmiştim. Annemle babam bana hiçbir zaman hiçbir şeye körü körüne inanmamayı öğretmişlerdi. Böylece İslam konusunda bana inancı savunan bir duruş aşılamışlardı, imanın savunması olarak mantık ve kanıtlara dayanan bir yaklaşım. Doğal olarak meraklı bir insan olarak, dine karşı bu yaklaşımı gerçekten çok takdir ediyordum.

İslam’ın çok barışçı bir versiyonunu öğrendiğimi söyledim. İslam’da Ahmediya hareketine bağlıydım; pek çok Müslüman bu mezhebin sapkın olduğunu düşünür. Bu hareketin en ayırt edici yönlerinden biri askeri cihadın sona erdiğini düşünmeleridir. Okuyucularıma karşı dürüst olmak istediğim için İslam’da hangi mezhebe bağlı olduğumu açıkça belirtmem gerekiyor.

İslam benim dinim değil, yaşamımın tüm yapısını oluşturan temeldi. İslam içine doğmuş ve bu dine göre yetiştirilmiş biri olarak kalbimin kanıydı. Genç bir insanın nasıl yaşaması gerektiği konusunda temeli ortaya koyarak İslam, yaşamımın çerçevesi ve tasarımıydı. İnanç savunmasıyla donanmış olarak karşı çıkanlara meydan okudum ve herkesi İslam’a inanmaya çağırdım. İşte burada, İslam yaşamının minaresinin zirvesindeyken İsa Mesih beni kendine çağırdı.

Hıristiyanlığa Meydan Okuma

Ağustos 2001’de David Wood adında yeni birisiyle tanıştım. O Hıristiyan ben de Müslüman olduğum halde ortak ahlak anlayışımız sayesinde çabucak arkadaş olduk. Bir akşam onu Kutsal Kitap’ı okurken buldum. Bu benim için çok şaşırtıcıydı. Müslüman olarak, Kuran’ı hayatımın büyük bir kısmı boyunca her gün okumaktaydım ama bir Hıristiyan’ın boş zamanında Kutsal Kitap’ı okuduğunu hiç görmemiştim. Bu rastlantısal karşılaşma ilgimi çekti ve Kutsal Kitap hakkında gerçekten ne kadar bilgisi olduğunu görmeye karar verdim.

Kutsal Kitap değiştirildi mi?

David’e mantıklı kimsenin Kutsal Kitap’a inanamayacağını söyleyerek meydan okudum. Müslüman olarak, Kuran’ın Tanrı’dan İslam’ın, Peygamberi aracılığıyla aktarılmış değiştirilmemiş Tanrı sözü olduğunu biliyordum. Kuran da İncil’in Tanrı tarafından verildiğini söylese bile, İncil, İsa’dan sonraki yüzyıllarda geri dönülmez bir şekilde değiştirilmiş ve bozulmuştu. Tarih boyunca Kutsal Kitap’ın pek çok farklı versiyonunun olmasının ve günümüzde bile çeşitli versiyonlarının bulunmasının başka nasıl bir açıklaması olabilirdi? İsa Mesih’in hiçbir zaman Tanrı olduğunu iddia etmediğini, Hıristiyanların böylesi bir iddiayı gösterecek şekilde ayetleri değiştirdiklerini savunuyordum. Güvenecek ilahi bir şekilde esinlenmiş bir kitap olmadan da Hıristiyanların sağlam bir temeli yoktu. Kendi kendisini ‘elçi’ ilan etmiş Pavlus ve benzerleri gibi güce susamış insanlar tarafından Hıristiyanlığa sahte düşünceler sokulmuştu.

Benim bilmediğim bir şey vardı o da, David sadece Kutsal Kitap okuyan bir Hıristiyan değildi, adanmış bir inanç savunucusu olma konusunda da niyetliydi. Böylece bu savı duyunca tahmin ettiğim gibi, bu savın mantığıyla alt edilmedi. Kendisi başlatmadan benim böylesine bir tartışma girmeye karar vermemden ötürü şok olmuştu. Böylece İslam-Hıristiyanlık konusunda gayri resmi tartışmalarımız ve benim İsa Mesih’in tahtına doğru entelektüel yolculuğum başlamış oldu.

David’in benim savıma karşılığı şöyle oldu; Birincisi, 5.000 kadar Grekçe elyazmasından elde edilen çok sayıda Kutsal Kitap çeşitlemesi olduğu halde, ilk dönem elyazmaları kanıtları o kadar çoktur ve bu elyazmaları arasındaki uyum o kadar fazladır ki Kutsal Kitap’ı yeniden yapılandırabiliriz ve orijinal içeriğinin %95’inden kesin olarak emin olabiliriz. İkincisi, varyasyonlar nedeniyle Kutsal Kitap’taki doktrinlerden hiçbiri zarar görmemiştir. Üçüncüsü, eski dünyadan Yeni Antlaşma (İncil) ile ilgili o kadar çok referans vardır ki, pratikte hepsini sadece bu ilk dönem alıntılarından bile yeniden oluşturabiliriz. Dördüncüsü, Mesih’in ölümünden birkaç yüzyıl sonrasına ait olduğu belirlenmiş elyazmalarının birden fazla parçası mevcuttur ve bunlar günümüzde de elimizdedir. Bunların en eskileri İ.S: 125 yıllarına aittir, yani İsa Mesih’ten 100 yıl sonrasından bile öncesine aittir. Beşincisi, Kutsal Kitap’ın eksiksiz nüshalarının Mesih’in ölümünden üçüncü yüzyıl sonrasından itibaren mevcut olduğunu iddia etti. Son olarak, sözü edilen %95’lik doğruluk tahmini tutucu bir tahmindir. Aslında %98-99’a daha yakındır.

Öne sürdüğü ezici ve bir şekilde ikna edici savunmadan sonra bütün bunları uydurduğuna ve konuyu kendi başıma araştırmaya karar verdim. Araştırmamın sonucunda gördüm ki, Yeni Antlaşma’nın modern versiyonlarının, orijinal elyazmalarından büyük farklılık gösterdiğine inanmak için kanıtlara dayanan bir temel yoktur. Samimi bir araştırmadan sonra Yeni Antlaşma’nın kutsal yazılar olarak doğruluğuna karşı çıkmak önyargılı olmak olacaktır.

İsa Tanrı olduğunu iddia etti mi?

Yeni Antlaşma’nın güvenilir olduğu konusunda tatmin olduktan sonra, David’e farklı bir noktada karşı çıkmaya karar verdim. Mesih, hiçbir yerde, bırakın Tanrı olduğunu, Tanrı Oğlu olduğunu bile iddia etmemiştir. Hem Müslümanlar hem de Hıristiyanlar için Mesih olan İsa, kutsal bir insandı. Hıristiyanlar nasıl oluyor da, tarihte yaşamış en önemli insanlardan birine, özellikle de dört İncil’de de ilahi bir varlık olduğunu iddia etmediği halde, böylesine bir kibir yakıştırmaya cesaret ediyorlardı!  

Bu tartışma birincisinden daha uzun sürdü. David, Mesih’in, evlerin çatılarına çıkıp Tanrı Oğlu olduğunu duyurmadığı halde, böyle bir şey hemen öldürülmesine neden olurdu- İsa’nın Tanrı Oğlu olduğunu söylediğini savunuyordu. David’in öne sürdüğü kanıtlardan bazıları şöyle;

Eski Antlaşma’da, Yeşaya peygamber, ‘Güçlü Tanrı’ adı verilecek bir çocuk doğmasını peygamberlik etmişti. “Çünkü bize bir çocuk doğacak, bize bir oğul verilecek.
Yönetim onun omuzlarında olacak. Onun adı Harika Öğütçü, Güçlü Tanrı, Ebedi Baba, Esenlik Önderi olacak.” (Yeşaya 9:6, Kutsal Kitap)

Fakat Mesih’in tanrılığını destekleyen tek Eski Antlaşma ayeti bu değildir. İsa’nın kendisi için en yaygın şekilde kullandığı unvan ‘İnsanoğluydu’, bu da, Kutsal Kitap’ta Daniel kitabında yer alan bir peygamberlikti:

“Gece görümlerimde insanoğluna benzer birinin göğün bulutlarıyla geldiğini gördüm. Eskiden beri var Olan'ın yanına doğru ilerledi, O'nun önüne getirildi. Ona egemenlik, yücelik ve krallık verildi. Bütün halklar, uluslar ve her dilden insan ona tapındı. Egemenliği hiç bitmeyecek sonsuz bir egemenlik, krallığı hiç yıkılmayacak bir krallıktır.” (Daniel 7:13-14, Eski Antlaşma/Kutsal Kitap)

Yeni Antlaşma’ya göre İsa’ya aşağıdaki durumlarda tapınılmıştı:

Doğumundan kısa bir süre sonra. “Eve girip çocuğu annesi Meryem'le birlikte görünce yere kapanarak O'na tapındılar. Hazinelerini açıp O'na armağan olarak altın, günnük ve mür sundular.” (Matta 2:11, İncil)

Hizmeti sırasında. “Teknedekiler, "Sen gerçekten Tanrı'nın Oğlusun" diyerek O'natapındılar.” (Matta 14:33, İncil); “Adam, "Rab, iman ediyorum!" diyerek İsa'ya tapındı.” (Yuhanna 9:38, İncil)

Dirilişinden sonra. “İsa ansızın karşılarına çıktı, "Selam!" dedi. Yaklaşıp İsa'nın ayaklarına sarılarak O'na tapındılar.” (Matta 28:9, İncil); “İsa'yı gördükleri zaman O'na tapındılar. Ama bazıları kuşku içindeydi.” (Matta 28:17, İncil); “Öğrencileri O'na tapındılar ve büyük sevinç içinde Yeruşalim'e döndüler.” (Luka 24:52, İncil)

Fakat İsa, kendisine tapınanlardan yaptıklarını kesmelerini hiç istemedi. İsa, İ.Ö. 18. yy. da yaşamış olan Peygamber İbrahim’den önce var olduğunu iddia etmiştir. Tanrı Oğlu olup olmadığı sorulduğunda İsa şu sözlerle karşılık verdi, “İsa, "Benim" dedi. "Ve sizler, İnsanoğlu'nun Kudretli Olan'ın sağında oturduğunu ve göğün bulutlarıyla geldiğini göreceksiniz."” (Markos 14:62, İncil)

İsa aynı zamanda tüm insanlığın nihai Yargıcı olduğunu iddia etmiştir. “İnsanoğlu kendi görkemi içinde bütün melekleriyle birlikte gelince, görkemli tahtına oturacak. Ulusların hepsi O'nun önünde toplanacak, O da koyunları keçilerden ayıran bir çoban gibi, insanları birbirinden ayıracak. (Matta 25: 31-32, İncil)

Konuyla ilgili sadece Müslüman kitapları yerine İncil’in bazı kısımlarını okuduktan sonra, David’in iddiasıyla aynı fikri kabul ettim: Gerek Yeni Antlaşma gerekse Mesih’in kendisi İsa’nın Tanrı olduğunu iddia ettiler.

İsa çarmıhta öldü mü?

Müslüman olarak, diğer her şey bir yana, Hıristiyanlığı tamamıyla geçersiz kılacak bir şey olduğuna inandım. Kuran’a göre Mesih çarmıhta ölmemiştir.

“Ve "Allah elçisi Meryem oğlu İsa'yı öldürdük" demeleri yüzünden (onları lânetledik). Hâlbuki onu ne öldürdüler, ne de astılar; fakat (öldürdükleri) onlara İsa gibi gösterildi. Onun hakkında ihtilâfa düşenler bundan dolayı tam bir kararsızlık içindedirler; bu hususta zanna uymak dışında hiçbir (sağlam) bilgileri yoktur ve kesin olarak onu öldürmediler. Bilâkis Allah onu (İsa'yı) kendi nezdinde kaldırmıştır. Allah izzet ve hikmet sahibidir.” (Nisa 4:157-158)

İsa Mesih çarmıhta ölmediyse, o zaman, kuşkusuz Hıristiyanlık boş bir inançtı, hatta Pavlus’a göre bile! “Mesih dirilmemişse imanınız yararsızdır, siz de hâlâ günahlarınızın içindesiniz.” (1.Korintliler 15:17, İncil)

Tabii ki, dirilişi ölmüş olmasını gerektirir ve Pavlus burada Mesih, çarmıhta ölmediyse, o zaman Hıristiyanlık inancının boş olduğunu söylüyor.

Böylece şu soruyla karşı karşıyayız: “Hangisi doğru- Kuran mı, yoksa Kutsal Kitap mı?” Tabii eğer kanıtları dikkate almadan Kuran’ı seçseydim gerçeği aramış olmazdım. Bunun yerine, önyargılı bir şekilde gerçek olarak kabul ettiğimi bir robot gibi savunuyor olurdum. Mesih’in çarmıha gerilmesiyle ilgili gerçekleri araştırdıktan sonra çarmıhta ölmüş olmasının ne kadar da karşı çıkılmaz bir şekilde açık olduğunu gördüm. Bazı tarihçiler tarafından tarihin en sağlam gerçeklerinden biri olarak değerlendirilen bir olgudur. Hem Hıristiyan hem de Hıristiyan olmayan birinci yüzyıl kanıtlarına dayanarak ve Romalıların çarmıha germe cezası hakkında sahip olduğumuz tarihsel bilgilere göre İsa’nın ölümünü inkâr etmenin mantıklı bir yolu görünmemektedir. Bunun tersini söyleyen herhangi bir düşünce kapsamlı bir komplo teorisi gerektirir. Bunlar bile başarısız olur çünkü komployu kuranların öğrencileri olması gerekirdi ve bu öğrenciler Müjde’nin bildirisinin gerçekliği konusunda oldukça ikna olmuş görünüyorlar.

Başka biri benim günahlarımın bedelini ödeyebilir mi?

David’i Kutsal Kitap’ı okur görüp de çok şaşırdığım zaman 2001 yılıydı. İki buçuk yıl sonra, okuduğu kitabın tarihsel olarak güvenilir olduğunu ve sayfalarında, kendisinin Tanrı olduğunu iddia eden tarihte yaşamış en büyük insanı bulduğumuzu öğrenmiştim. Bu adam, çarmıhta öldü ve önceden bildirdiği gibi ölümden dirildi. Fakat yine de bütün parçalar yerine oturmamıştı.

Müslüman olarak, her bir insanın kendi günahları için bireysel sorumluluğu olduğuna inanıyorum.

“Öyle bir günden korkun ki, o günde hiç kimse başkası için herhangi bir ödemede bulunamaz; hiç kimseden (Allah izin vermedikçe) şefaat kabul olunmaz, fidye alınmaz; onlara asla yardım da yapılmaz.” (Bakara 2:48)

Başka birinin benim günahlarımın- sadece benim de değil, bütün dünyanın günahlarının- bedelini ödemesi nasıl mümkün olabilir? Bu adil değil! Masum bir insanın dünyanın geri kalanı için acı çekmesine neden olmak sadece adil olmaktan uzak olmakla kalmıyor aynı zamanda hastalıklı ve sapkın bir düşüncedir. Ve bu masum adamın sadece ölmesi gerekmiyor, aynı zamanda lanetli bir ölümü yaşaması gerekiyor!

“Mesih bizim için lanetlenerek bizi Yasa'nın lanetinden kurtardı. Çünkü "Ağaç üzerine asılan herkes lanetlidir" diye yazılmıştır.” (Galatyalılar 3:14, İncil)

Evrenin seven Yaratıcısının, bırakın Oğlu’nu, en sevdiği habercilerinden birini, günahlı milyarlarca yaşamın bedeli için lanetli bir ölümü yaşamasına izin vereceğine inanamıyordum. Ne mantıkla ne de matematikle bağdaşıyordu.

Peki ya bir şans tanısam olur muydu? Dünyada milyarlarca insan buna iki bin yıldır inanıyorsa, milyarlarca insan bunda yanlış olan bir taraf görmediği halde, benim bunun kendi kendini çürüten bir teori olduğunu görebilecek kadar akıllı olduğumu düşünmem biraz kibirli olmuyor muydu? Tabii ki, Hıristiyanlık sadece bu kadar çok insan bu inanca inandığı için doğru olmak zorunda değildi. Fakat Tarih boyunca en fazla müridi olan inanç olduysa, büyük olasılıkla açıkça yanlış da değildir. Bir dizi tartışmadan sonra, Hıristiyanlığın düşündüğüm kadar kendi kendini çürüten bir inanç olmadığını görmeye başladım. Nitekim oldukça güzeldi- belki de tarihteki en büyük sevgi hikâyesiydi.

“Çünkü Tanrı dünyayı o kadar çok sevdi ki, biricik Oğlu'nu verdi. Öyle ki, O'na iman edenlerin hiçbiri mahvolmasın, hepsi sonsuz yaşama kavuşsun. Tanrı, Oğlu'nu dünyayı yargılamak için göndermedi, dünya O'nun aracılığıyla kurtulsun diye gönderdi.” (Yuhanna 3:16-17, İncil)

İslam’ı Savunmak

Hıristiyan inanç savunmasını ilk öğrendiğimden beri üç yıldan fazla bir süre geçmişti. İtirazlarımın ateşi biraz sönmüştü. Şimdi sıra David’teydi. İslam’a karşı pek çok itiraz öne sürdü, bunların bazıları diğerlerine göre daha kuvvetliydi. İnternet üzerinde kendiniz okuyabilirsiniz. Bu bilgilere aşağıdaki bağlantı aracılığıyla ulaşabilirsiniz: http://www.answering-islam.org/Authors/Wood/best_argument.htm. Maalesef yanıtlar sadece İngilizce olarak mevcut.  

Aklımda dönüp dolaşan düşünce şuydu: "İslam’ın doğru olduğuna inanmak için ne gibi nesnel gerekçelerim var? "Sübjektif pek çok neden duymuştum: Kuran bu güne kadar yazılmış en iyi kitaptır, İslami yaşam biçimi en iyisidir, başka hiçbir dünya görüşü İslam’ınki kadar kapsamlı değildir, İslam en iyi insanların gelişimine olanak verir gibi iddialar. Ne var ki, bunların hepsi dünyadaki hemen hemen her din tarafından iddia edilir ve aslında görüş meselesidir. Hatta bu sübjektif iddialar doğru olsa bile, yine de İslam’ın doğru olduğu anlamına gelir mi? Destekleyici kanıt sayılabilirdi ama yeterli kanıt sayılmazdı.

Dengede Mantık

Çok önemli olan ve dikkatimizi vermemiz gereken bir nokta var: İster olumlu ister olumsuz olsun, İslam’ı değerlendirmemin sonucu araştırmanın sadece bir kısmıdır. Gerçek düşünce; Hıristiyanlığı destekleyen kanıtların İslam’ı destekleyen kanıtların ağırlığıyla değerlendirmemiz gerektiğidir. Muhammed’in peygamberliğiyle ilgili kanıtlar, Mesih’in ölümü ve dirilişiyle ilgili kanıtlara göre daha mı kuvvetli? İslam ve Hıristiyanlık için savları nasıl sıralarsak sıralayalım Hıristiyanlık her seferinde üstün geldi.

Müslüman bir Entelektüelin Son Kalesi

Artık 2004 yılının sonbaharı yaklaşıyordu. Karşı karşıya olduğum kararlarla hala güreştiğim halde, İslam’ı savunmamın, Hıristiyan bildirisine inanmanın ezici nedenleriyle sıkıştırıldığı açıktı. Başarabildiğim en objektif araştırma beni hayatımın temeli olan İslam’dan vazgeçmeye zorluyordu. Tanrı’nın tartışılmaz birliğinin kalesine sığınmam artık haklı görünmüyordu. Bu noktada tek haklı yolculuk, kanıtları kabul edip görünüşte büyük bir mesele olan Üçlübirliğe yönelmekti. Aynı zamanda hem üç hem de bir olan bir Tanrı’ya inanmak gerçekten bilimkurgu gibi geliyordu bana. Fakat Hıristiyanlıkla ilgili en yenilip yutulmaz doktrin, bir önceki yaz organik kimya dersinde öğrendiklerimi hatırlatıyordu garip bir şekilde. Daha az bilim ve daha çok kurgu olmasını dilediğim bir şeydi bu.

Bütün materyaller atomlardan yapılmıştır ve her atomun içinde elektronlar vardır. Bu elektronlar atomun merkezinde veya nüvesinin çevresinde dönerler fakat çok sayıda atom bir aradayken (yani molekül halinde), elektronlar ‘elektron bulutu’ adı verilen şeyde bütün atomların çevresinde dönerler. Molekülün elektron bulutunda olan elektronlar sürekli olarak hareket halindedir, bazen tek bir molekül için çeşitli yapılar oluştururlar ve buna ‘rezonans yapılar’ denir. Fakat profesör burada bir aldatmaca olduğunu söyledi. Bir molekül, zaman içinde herhangi bir anda aynı anda her rezonans yapısıdır ve tek bir tanesi değildir. Bu, bana doğal dünyada Üçlübirliğe benzeyen bir şey gibi göründü. Bir molekül, bir anda birkaç moleküldü, fakat onlardan herhangi birinde değildi. Üçlübirliğin gizini çözemesem de, en azından benzer fenomenler olduğunu fark ettim.

Anlamsız bir savaş için mi mücadele veriyorum?

Şaşırtıcı bir şekilde, o zaman rezonans yapıları düşüncesi Üçlübirlik hakkında itirazlarımı yatıştırmaya yardımcı oldu. Fakat aklımda hala bir düşünce dolaşıp duruyordu: Ben sınırlı bir insanım, bilgim sınırlı, kusurlu bir şekilde akıl yürütüyorum, yetiştirilme ve eğitim biçimim nedeniyle önyargılıyım vs. İyi ve seven bir Tanrı, nasıl olur da, kusurlu olan bizlerin sonsuz sonuçlar doğuracak bir konuda kesin bir karar vermemizi gerektiren bir evren kurar? Bu sonuçlardan biri cehennemde sonsuza dek acı çekmek olabilir?

Benim bildiğim İslam yorumu, belli bir inançtan bağımsız olarak, iyi işler yapan ve Tanrı’ya ve bu dünyadan sonraki yaşama inanan bütün insanları ödüllendirecek bir Tanrı’ya inanmama izin veriyordu:

“Şüphesiz iman edenler; yani Yahudilerden, Hıristiyanlardan ve sâbiîlerden Allah'a ve ahret gününe hakkıyla inanıp sâlih amel işleyenler için Rableri katında mükâfatlar vardır. Onlar için herhangi bir korku yoktur. Onlar üzüntü çekmeyeceklerdir.” (Bakara 2:62)

Kusurlu bir insan olan ben, gerçekten de kesin gerçeğe erişebilir miydim? Hıristiyan bildirisinin kurtuluş için öngördüğü gibi kesin olarak İsa Mesih’in günahlarımız için öldüğünü ve ölümden dirildiğini bilebilir miydim? “İsa'nın Rab olduğunu ağzınla açıkça söyler ve Tanrı'nın O'nu ölümden dirilttiğine yürekten iman edersen, kurtulacaksın. Çünkü insan yürekten iman ederek aklanır, imanını ağzıyla açıklayarak kurtulur.” (Romalılar 10:9-10, İncil)

Sorumun yanıtı David’ten geldi: Evet! Eğer alçakgönüllü bir şekilde istersem Tanrı yanıt verirdi. Ben de vereceğini biliyordum. Yıllar önce hayatımda Tanrı dışında başka bir şeyle açıklanamayacak bir şey olmuştu.

Ruhsal Rehberlik

On beş yaşındayken, dinle ilgili bir konferans için Birleşik Krallığa döndüm. Babam İskoçya’dan ABD’ye tayin edildiğinden beri ilk ziyaretimdi. Oradan taşındığımızdan beri görmediğim üç arkadaşımın da konferansta olma olasılığı vardı. Onları bulma şansı çok azdı çünkü büyük bir alana yayılmış olan ve 20.000 kişinin katıldığı bir konferanstı.

Dışarıda durdum, insanlardan oluşan bu denizde kaybolmuştum ve bu kalabalıkta arkadaşlarımı bulup bulamayacağımdan emin değildim. Aramaya çalışmalı mıydım? Nispeten genç olduğum ve hemen hemen her şey için dua etmeye alışık olduğum için arkadaşlarımı bulmakta bana yardım etmesini Tanrı’dan istedim. Basit bir imanı olan basit bir gencin duasıydı: ‘Tanrım lütfen arkadaşlarımı bulmama yardım et. Teşekkürler."

Gözlerimi açtığımda garip bir şey gördüm. Gökyüzünde, bir çizgi üzerinde başka bir çizgi vardı, uzağa doğru ilerliyordu. Birincisi altın ve ikincisi gümüştü- parmakla kum üzerinde çizilen çizgileri anımsatıyordu. Benim tepkim de çoğu insanın tepkisi gibiydi: ‘şaka yapıyorsun değil mi- bu çizgiyi mi izlemem gerekiyor?"

İlerledikçe kalabalıkların içinden geçerek yolu izledim. Pazarın üzerinde, çizgiler belli bir nokta üzerinde dönüyor ve dağılıyor gibi görünüyordu. Kendi kendime şöyle dedim, "Arkadaşlarım burada olacak." O bölgeye doğru devam ettikçe üç arkadaşımdan ikisini tam olarak çizgilerin dağıldığı noktanın altında buldum. Tanrı duamı duydu ve yanıtı tam gözlerimin önüne koydu!  

Tanrı’ya inanmamayı seçen bir insan için hayatımdaki bu olayın hemen hemen hiçbir ağırlığı olmadığının çok iyi farkındayım. Böyle bir insanın ateizme olan inancı büyük olasılıkla onun gözünde sahip olduğum her türlü inandırıcılığa galip gelecektir. Fakat olanları anlatmamın nedeni böyle bir kişi değil. Tanrı’nın var olup olmadığını ve varsa kendisini açıklayıp açıklamadığını bilmek isteyen, gerçeği arayanlar için yazıyorum. Yadsınamaz bir ‘evet!’ diyerek yanıt veriyorum. Fakat duaya alınan bu yanıta kişinin vereceği ağırlıktan bağımsız olarak, bu olay benim için Tanrı’nın varlığını kesin olarak ortaya koydu. Duama hemen cevap verildi ve var olan, kudretli bir Tanrı’nın lütfu ve iyiliği dışında başka bir şekilde açıklanamayacak bir şekilde yanıtlandı.

Tanrı’nın eliyle yönlendirilerek

Yıllar sonra, içinde bulunduğum savaşta bana yardım etmesi için iyi, içiten ve kuvvetli bir Tanrı’ya ihtiyacım vardı. Dinle ilgili gerçeğe ilişkin bilgi kazanmaya çalışmak boşuna bir çaba mıydı? Tanrı gerçeği olduğu gibi görmeme yardım eder miydi? 2004 yılına geldiğimizde, Hıristiyan savların karşısında İslam’ı savunamayacağımı biliyordum ama bunun benim entelektüel beceriksizliğimden mi yoksa gerçeğin gücünden mi kaynaklandığını bilmiyordum. Dürüstçe söylemek gerekirse, Tanrı’nın yardımıma koşacağını ve benim için savaşacağını, İslam’ın doğru yol olduğunu göstereceğini umuyordum. Fakat neyin gerçek olduğu konusunda gerçekten hiçbir fikrim yoktu ve bana bunu gösterebilecek sadece bir Tanrı olduğunu biliyordum.

Görüm

2004 yılının sonuna doğru, babamla ikimiz Florida’daydık. Aylardır Tanrı’dan soruma bir yanıt vermesi için dua ediyordum. Fakat o akşamki gibi hiç dua etmemiştim. 19 Aralık gecesiydi ve babam otelde yatağımın yanındaki yatakta uyuyakalmıştı. Hala uyanıktım. Oda tamamıyla karanlık değildi. Kaderimin belirsizliği kendisini aklımda gösteriyordu. Bildiğimi düşündüğüm her şeye karşın aslında hiçbir şey bilmediğimi kabul ediyordum. Tanrı’nın bana gerçeği göstermesine ihtiyacım vardı. O’nun yardımı olmadan devam edemezdim. Hayatımın en alçakgönüllü anında, gözlerimde yaşlarla, Tanrı’ya yanıt için yalvardım. Herhangi bir şey istedim- görüm, rüya, bir tür işaret, bana Hıristiyanlık mı yoksa İslam mı doğru bunu gösterecek bir şey istedim.

Bu sözlerle dua eder etmez, oda gözlerimin önünde göz gözü görmeyecek kadar karanlık bir hale geldi. Ben duvara bakıyordum ama artık duvar orada değildi; bunun yerini yüzlerce çarmıh almıştı. Kendimi felç olmuş gibi hissettim.

Görüm bu kadar basitti. Geldiği kadar hızlı bir şekilde de, gitmişti. Herkesin verebileceği gibi tepki verdim. Dedim ki, ‘Tanrım, bu sayılmaz. Bu gerçekten Sen miydin, yoksa gözlerim bana bir oyun mu oynadı bilmiyorum.’ Gördüğünüz gibi Hıristiyanlığa inanmak istemiyordum. Bunun yerine belirsizliğe sığındım ve şu sözlerle tekrar dua ettim, "Tanrım, bu gerçekten benim düşündüğüm şey miydi bilmiyorum. Bilinçaltında Hıristiyan olmak istemiş olabilirim ve aklım beni aldatıyor olabilir. Bu nedenle, görümler işe yaramayacak. Lütfen bana bir rüya ver ve rüya görümü desteklerse o zaman Hıristiyan olacağım." Bu şekilde kararımı duraklatmaya karar verdim. Ama Tanrı buna izin vermeyecekti.

Birinci Rüya – İguanalar ve Cırcırböcekleri ve Yılanlar… Eyvah eyvah!

O gece bir rüya gördüm. Uyandığımda, bunun Tanrı’dan bir yanıt olduğunun kesin olarak farkındaydım ama ne anlama geldiğinden emin değildim. Uyanır uyanmaz her şeyi yazdım. İşte yazdıklarımı aşağıda sizinle paylaşıyorum:

Tarih: 19 -20 Aralık
Rüyanın başlangıcında kırmızı ve siyah çizgili zehirli bir yılan vardı, çizgilerin arasında beyaz çizgiler vardı. Yılanın tek yaptığı şey insanlar bahçeye adım attığında insanlara tıslamaktı. Bahçedeki insanlar yılanı göremiyordu- uzaktaydı ve taş bir tünekten insanları izliyordu. Bu tünek bir boşluk üzerindeydi. Rüyamın ilk kısmı için bu tünek benim bakış noktam oldu.

Tepeler ve gür yeşil çimen ve ağaçlarla bezenmiş bahçe benzeri bir yerde, ejderhaya benzer çok büyük bir iguana vardı. Hareketsiz bir şekilde yatıyor ve tepe gibi görünerek saklanıyordu- üzerinde yürüyen kimse bir iguana olduğunu fark etmezdi. Eğer bilselerd, korkarlardı ama iguana kimsenin bunu bilmemesinden hoşnuttu. Sonra dev bir erkek çocuk geldi ve çocuk onun iguana olduğunu bilipüzerine bastı. İguana olduğu için onu suçladı. İguana kızdı, kuyruğuna basan çocuğu ısırmak için arkaya doğru yöneldi.

Çocukta iguanaya kavga etmek üzere meydan okuyan dev bir cırcırböceği vardı. Bu noktada benim seyir noktam değişti ve artık tam iguananın altındaydım. Yukarı başına bakıyordum. İguana meydan okumayı kabul edip cırcırböceği savaşacağı noktaya gitmek üzere uçunca iguana bana doğru döndü ve saldırıp öldürmeye çalıştı. Cırcırböceği iguananın bana saldırdığını gördü ve geri keldi, kafasını ısırarak koparttı.

Bu rüyayı çok farklı açılardan inceledim. Rüyadaki fikirleri, kavramları ve sembollerin yerine hayatımdan çeşitli başka şeyler koymaya çalıştım. Bulabildiğim en açık anlam şu oldu: Rüyanın başındaki yılanın bir şekilde kötü olması gerekirdi çünkü bir yılandı. Rüyanın büyük bir kısmında onun yerini aldığım için benim içimde saklı bir kötülük olduğunu düşündüm. Buna ek olarak, yılan tısladığında, çocuğu ısırmak için arkaya yönelen iguanayı hatırlatıyordu. Aralarında çarpıcı bir benzerlik vardı.

Derin yarık arasında dev iguana bahçeyle karışıyordu. Bahçenin dünyayı temsil ettiğini düşündüm. Rüya görürken bu hisse kapılmıştım. İguana rüyamın başında orada olduğu için onun İslam’ı temsil ettiğini düşündüm çünkü İslam dünyamın başında oradaydı. İguanayı olduğu gibi gören rüyamdaki dev çocuğun David olduğunu düşündüm. Son olarak, cırcırböceğinin Hıristiyanlık olduğunu düşündüm. İguana insanları aldatmaktan ötürü mutluydu ama keşfedildiğinde öfkelendi. Beni neredeyse öldürdüğü halde sonunda cırcırböceği tarafından kafası koparıldı. Sembolleri bu şekilde yorumladığımda Tanrı’nın bana dünyamın durumunu ve İslam ve Hıristiyanlığın gerçek doğasını anlattığını düşündüm.  

Nitekim sembolleri bu şekilde yorumlamama neden olan başka şeyler de vardı. Annemle babama bu rüyayı anlattığımda, onlar bana kısmi bir yorum verdiler: İguana, gizli bir düşman, yılan da öyle. Oğlan çocuğu büyük bir yardımcı; cırcırböceği savaşçı ve bahçe dünya. Bu yorum onlardan değil, rüya tabirleri hakkında İslami bir kitaptan geldi.

Rüyayı, İslam’ı aldatıcı ve Hıristiyanlığın beni nihai olarak kurtaracak gerçek olarak yorumladığımda, yine herhangi bir insanın vereceği gibi bir tepki verdim. Tanrı’ya dua ettim ve şöyle dedim, "Tanrım, bu rüya benim doğru olarak yorumlayamayacağım kadar sembolik. Birden çok üç rakamı daha iyi bir rakam gibi görünüyor. Hepsi Hıristiyanlığa işaret ederse o zaman kesinlikle Hıristiyan olacağım. "

Bu noktada, Tanrı’dan kaçmaya çalışmıyordum. Bunun yerine, hayatımın geri kalanını belirleyecek bir adım atmadan önce emin olmak istiyordum. Ayrıca Tanrı’ya bir sonraki rüyayı çok daha açık olması için dua ettim- o kadar açık seçik olsun ki yorumlamam dahi gerekmesin. Duamın her ayrıntısına karşılık vermiş olması gerçekten inanılmaz.

İkinci Rüya – Dar Kapı

Tarih: 10-11 Mart

Tuğlalarla örülü bir duvarın içine inşa edilmiş olan dar bir kapının önünde duruyordum. Kapıda değil, kapının önünde duruyordum. Kapı bir kemerdi aslında. Kapının yaklaşık olarak iki metre uzunluğunda olduğunu söyleyebilirim, hemen hemen bütün tarafları yerden yükseliyordu ve üstünde 40 santimetrelik kemerli kısmı bulunuyordu. Kapı, bir metreden biraz daha dardı, 1 1/3 metre derinliğinde, hepsi tuğlaydı. Kapı, insanların üzerlerinde lezzetli ve güzel yemeklerin bulunduğu masalarda oturduğu bir odaya açılıyordu. Salataları hatırladığımı düşünüyorum ama emin değilim. Yemek yemiyorlardı ama yemek yemeğe hazırlardı ve hepsi sanki şölenden önce bir konuşmacının ortaya çıkmasını bekliyorlarmış gibi sola bakıyorlardı. Kapının öteki tarafındaki, odanın içindeki insanlardan biri David Wood’du. O da bir masada oturuyor ve benim soluma bakıyordu. Ona şöyle sordum, "Birlikte yemek yiyeceğimizi düşünmüştüm?" Gözlerini odanın solundan ayırmadan şöyle cevap verdi, "Sen hiç cevap vermedin."

Rüyanın hepsi bu kadardı. Şölene açılan süslemeli dar bir kapı vardı ama ben yemek yemiyordum çünkü cevap vermemiştim. Uyanır uyanmaz bir yorum aldım. Rüyadayken bile şölenin olduğu odanın cennet olduğunu düşünmüştüm. Ben içeri giremiyordum çünkü David’in davetine karşılık vermemiştim. Dar kapının ne anlama geldiği hakkında hiçbir fikrim yoktu.

Ertesi çünkü David’i aradım ve rüya hakkında ne düşündüğünü sordum. Bana gün gibi açık olduğunu söyledi ve ben de onunla aynı fikirdeydim. İşte o anda Tanrı’dan bana çok açık bir rüya vermesi için dua ettiğimi hatırladım. Fakat David yorumlamasının gerekmediğini söyledi. Bana İncil’deki şu ayetlere bakmamı söyledi:

“İsa köy kent dolaşarak öğretiyor, Yeruşalim'e doğru ilerliyordu. Biri O'na, "Ya Rab" dedi, "Kurtulanların sayısı az mı olacak?"
İsa oradakilere şöyle dedi: "Dar kapıdan girmeye gayret edin. Size şunu söyleyeyim, çok kişi içeri girmek isteyecek, ama giremeyecek. Ev sahibi kalkıp kapıyı kapattıktan sonra dışarıda durup, 'Ya Rab, kapıyı aç bize!' diyerek kapıyı vurmaya başlayacaksınız. "O da size, 'Kim olduğunuzu, nereden geldiğinizi bilmiyorum' diye karşılık verecek.
"O zaman, 'Biz senin önünde yiyip içtik, sen de bizim sokaklarımızda öğrettin' demeye başlayacaksınız. O da size şöyle diyecek: 'Kim olduğunuzu, nereden geldiğinizi bilmiyorum. Çekilin önümden, ey kötülük yapanlar!'
"İbrahim'i, İshak'ı, Yakup'u ve bütün peygamberleri Tanrı'nın Egemenliği'nde, kendinizi ise dışarı atılmış gördüğünüz zaman, aranızda ağlayış ve diş gıcırtısı olacaktır.
İnsanlar doğudan batıdan, kuzeyden güneyden gelecek ve Tanrı'nın Egemeniği'nde sofraya oturacaklar.” (Luka 13:22-29)

Yorumlamam gerekmeyecek bir rüya istemiştim ve Tanrı bana neredeyse doğrudan Luka İncil’inden bir sahne olan bir rüya vermişti- daha önce hiç okumadığım bir şey.

Bu rüya bana açıkça, kapı önünde durduğum ve kapı henüz kapanmadığı halde Tanrı’nın davetine karşılık vermediğim takdirde şölende olamayacağımı söylüyordu. Yine, herhangi bir insanın vereceği tepkiye benzer bir tepki verdim. Tanrı’ya şöyle dua ettim, "Teşekkürler Tanrım. Sanırım artık bana ne söylediğini biliyorum ama lütfen bana emin olmam için bir rüya daha ver. Bu kez lütfen bu kadar korkutucu olmasın." Gerçekten de, ikinci rüya çok dehşet vericiydi çünkü yaşamımın kısa bir süre sonra değişmesi gerekeceği anlamına geliyordu.

Üçüncü Rüya – Camiden Çıkan Merdiven

Tarih: 23-24 Nisan
Beyaz merdivenlerin birinci basamağında oturuyordum. Merdivenler yukarı doğru gidiyordu. Birinci merdivenin süslü direkleri ve benim bulunduğum noktadan yukarı doğru giden tırabzanları vardı. Merdivenlerin hangi malzemeden yapıldığından emin değildim, taş/mermer veya ahşap olabileceğini düşünüyordum. Yüzüm ileri doğru bakıyor, merdivenlerin üstüne bakmıyordum. Bu rüyada kendimi görebiliyordum. Bakış açım sağ tarafıma doğruydu. Merdivenlere oturuyor ve ileri bakıyordum, burada birinin konuşmasını bekliyordum. Büyük olasılıkla kahverengi ahşap bir podyum üzerindeydi. Ama emin değildim. Oda yeşil halı kaplıydı ve insanların yerde oturması gerekiyordu. Ben birinci katta olduğum halde bana bu tuhafmış gibi görünmüyordu. İnsanların benim solumdaki, aynı zamanda merdivenlerin solu olan kısmı, doldurmalarını bekliyordum. Odanın sol tarafında hiçbir şey olmuyordu. Oda yavaş yavaş doluyordu. İmam yerde hafifçe arkamda ve solumda oturuyordu, merdivende değil. Beyaz giysi giymiş ve herkes gibi aynı yöne bakıyordu. (Rüyada aslında başka kimse olduğunu hatırlamıyorum ama rüyamda başkalarının da orada olduğunu ve ileri doğru baktı hissine sahip olduğumu net bir şekilde hatırlıyorum). Konuşmacı olmasını beklediğim, kutsal bir adam ve İmam olduğu için yerde benim arkamda olmasından ötürü şaşkındım ve kafam karışıktı. Saygı duyduğum için merdivenlerden çıkmaya ve arkasına oturmaya çalışıyordum ama merdivenlerden çıkamıyordum. Görünmez bir kuvvet sanki beni merdivenlerde tutuyormuş gibi hissediyordum. Bu kuvvet nesert ne de yumuşak görünüyordu. Sadece beni orada tutuyordu. Rüya, bir karşıklık hissiyle sona erdi çünkü ne yapmam gerektiğini anlamamıştım. Herkesin neyi beklediğini ve sonunda kimin konuşacağını anlamadım.

Üç rüyadan oluşan serimin son kısmı da buydu. Yine, yorumladığımda, Hıristiyanlığa yönelik olduğunu düşündüm. Merdiveni cennete giden yol olarak yorumladım, çünkü yukarı doğru gidiyordu. Annemle babamdan kullandıkları kitaba göre bu rüyayı yorumlamalarını istediğimde, merdivenin bilgi ve gerçeği arayışı simgelediğini söylediler, bu yorum benimkinden daha uygundu. Gerçek arayışımdan uzaklaşıp İslam’la aynı çizgiye geri dönemezdim, saygı ve görev duygusuyla bunu yapmayı çok istesem de.

Yanıt Arayışı

Bu noktada ne yapmam gerektiğini biliyordum. Ne var ki her şeyi kendi mantığıma dayandırmak istemiyordum. Vardığım sonuçları doğrulamak istiyordum. Böylece, İslam’a karşı bulduğum savlara yanıt vermeleri için Washington D.C., Kanada ve İngiltere’ye giderek bilgili Müslümanlar aradım. Hiç ikna edici olmayan yanıtlarla oldukça yaratıcı yanıtlar arasında gidip gelen çeşitli yanıtlar aldım. Samimi ve küçümseyici bir şekilde kınayıcılık arasında gidip gelen insanlarla karşılaştım. Araştırmamın sonunda, İslam tarafındaki ve İslam’a karşı savlar dengede duruyordu ama bir şey kesin olarak doğruydu: Hıristiyanlığın iddialarının kuvvetine yaklaşamıyorlardı bile.

Aynı zamanda, teselli için Tanrı’ya dua etmeye başladım. Ailemin ve çoğu arkadaşımın desteğini kaybetmemle yaşamımın en zor dönemlerinden birinin başlamak üzere olduğunu biliyordum. Sonra benim araştırmamla ilgili bir şey oldu. Duygusal destek grubumla (annem baba ve arkadaşlarım) paylaşamayacağım bir şeydi, bu tanıklıkta dahi paylaşamam. Sadece bende yoğun bir pişmanlık duygusu uyandıran ve teselliye büyük ihtiyaç duymama neden olan bir şey olduğunu söyleyebilirim sadece. Kuran’da acıyı dindirecek bir şey yoktu. Çaresizlik için bana yardım edip edemeyeceğini görmek için Kutsal Kitap’a danıştım. Hıristiyanlığa karşı savlar bulmak yerine, ilk kez Kutsal Kitap’ı ne söylediğini görmek için okuyordum.

Kutsal Kitap’ın sözleri benim için Tanrı’nın kucaklaması gibiydi. Sabahleyin Tanrı’ya sözlü olarak sorduğum soruların yanıtları gece yaptığım okumalarda karşıma çıkıyordu. Vereceğim örnekler bu tanıklığın sayfalarını dolduracaktır bu nedenle bunları paylaşmayacağım. Sadece şunu söylemekle yetineyim, Sözünü okuyarak, olanlardan ve olacaklardan ötürü acı içinde yaralı bir şekilde yatarken O’nun kanatları altına alınmış gibi hissettim.

Kaçınılmaz Olan

Aradan çok uzun bir süre geçmeden, gece boyunca uyanık bir şekilde uzanıyordum çünkü uyku üzerine düşmekten utanıyordum. Tanrı’yı çok uzun süredir inkâr etmiştim. İsa Mesih’in Matta’nın 10. bölümündeki sözleri huzura kavuşmama engel oluyordu:

“İnsanların önünde beni açıkça kabul eden herkesi, ben de göklerdeki Babam'ın önünde açıkça kabul edeceğim. İnsanların önünde beni inkâr edeni, ben de göklerdeki Babam'ın önünde inkâr edeceğim."

İşte o zaman Tanrı’ya şöyle dedim, ‘Kabul ediyorum. İsa Mesih’in Yerin ve Göğün Rabbi olduğunu ve bu dünyaya günahlarım uğruna ölmek için geldiğini kabul ediyorum. Ben günahkârım ve fidyeyle kurtarılmaya ihtiyacım var. İsa, Seni hayatıma kabul ediyorum."

Bana huzur vermeyen bu zor gece üzerime çöken uykuyla çabucak silindi. O zaman bilemedim ama o gece sonraki gecelerden çok daha kolaydı.

Son Çağrı

Gerçeği arayan sevgili dost,

Lütfen bu görümlerin, rüyaların veya belirtilerin, Tanrı’ya seslenmem dışında başka bir şeyin sonucu olmadığını düşündüğümü anlayın. Bunun ötesinde, her şey O’nun ellerinin işiydi. Ne var ki, gerçek alçakgönüllülük ve samimiyetle O’nun rehberliğini isteyeceğim bir noktaya gelmem yıllar aldı. O noktaya ulaşmak hem uzun zaman aldı hem de uzun uzun gerçeği aramak için derin düşünmeyi ve O’nun uğruna bilinmeyen zorluklara katlanmaya razı olmam gerekti.

Ailem inancımı değiştirdiğimi öğrendiğinde, ilişkimiz aynı olmadı. Annemi ne zaman görsem ağlıyor ve sesini ne zaman işitsem sesi ağlamaklı oluyor. Uyurken ve uyanıkken yüzünde kesin bir ümitsizlik görünüyor. Annem kadar çocuklarına adamış bir kadın hiç görmedim ve ben ona nasıl karşılık verdim? Ona göre, onlarca yıl boyunca oğluna verdiği duygusal değer ve fiziksel yatırım, oğlunun kendisininkine tamamıyla karşıt görüşlere sahip olmasıyla sonuçlandı. Seven, yumuşak huylu ve kocaman bir yüreğe sahip olan babam, ABD ordusunda 24 yıl hizmetten sonra sahip olduğu duygusal kuvvetle bile, bildiğim kadarıyla ilk kez çöktü. Benim gördüğüm kadarıyla ilk kez ağlamasının nedeni olmuş olmam gerçeğiyle yaşamak kolay değil. Onu işitmek,doğduğum günden beri gördüğüm en büyük adam, kuvvet abidesi, babam, onun sırtından omurgasının koparıldığını hissettiğini söylediğini işitmek… İşte o zaman düşündüm acaba Tanrı neden yaşamama izin verdi, neden gerçeği bulduğumda beni yanına almadı? Neden aileme bu kadar acı vermem gerekti ve beni herkesten daha çok sevenlerden uzak olmam gerekti?

Bunun yanıtı Tanrı’nın sözünde arandı ve bulundu. O’nu kabul ettikten sonra görevim O’nun için çalışmak ve O’nun yolunda yürümek. Şu an için, kaybım İncil’in şu sözleriyle teselli edilecek:

“Size doğrusunu söyleyeyim" dedi İsa, "Benim ve Müjde'nin uğruna evini, kardeşlerini, anne ya da babasını, çocuklarını ya da topraklarını bırakıp da şimdi, bu çağda çekeceği zulümlerle birlikte yüz kat daha fazla eve, kardeşe, anneye, çocuğa, toprağa ve gelecek çağda sonsuz yaşama kavuşmayacak hiç kimse yoktur.” (Markos 10:29-30, İncil)

Ama daha fazlası vardı. Anne ve babama Gerçeği anlatmam gerekiyordu. Ne kadar acı verici olursa olsun çünkü kurtulmaya ihtiyaçları vardı. Sadece onlar değil, kurtulması gereken arkadaşlarım da vardı. Bu dünyada milyarlarca canın kurtulması gerekiyor. Müjde’yi dünyanın dört bir yanına ulaştırmam gerekiyor mu gerçekten?

“Beni güçlendirenin aracılığıyla her şeyi yapabilirim.” (Filipililer 4:13, İncil)

Artık kendi gücümle mücadele etmiyorum. Yukarıda anlattığım rüyalar ve görümler Tanrı’dan aldığım armağanın yanında sönük kalıyor çünkü Tanrı hayatımda aktif bir rol oynadı. Mesih’i Kurtarıcım olarak kabul ettiğimde, Tanrı’nın Ruhu’nu aldım, tıpkı çarmıha gerilmeden önce İsa’nın kendisini izleyenlere söz verdiği gibi:

“Ben de Baba'dan dileyeceğim. O sonsuza dek sizinle birlikte olsun diye size başka bir Yardımcı, Gerçeğin Ruhu'nu verecek. Dünya O'nu kabul edemez. Çünkü O'nu ne görür, ne de tanır. Siz O'nu tanıyorsunuz. Çünkü O aranızda yaşıyor ve içinizde olacaktır.” (Yuhanna 14:16-17, İncil)

İçimde Tanrı’nın Ruhu’yla yoluma çıkan her şeyle yüzleşme gücü buldum. İsa’nın çarmıhta kazandığı zaferin bilgisiyle Tanrı’yla her şeyin mümkün olduğu anlayışı geliyor. İsa’nın söylediği gibi, “Dünyada sıkıntınız olacak. Ama cesur olun, ben dünyayı yendim!” (Yuhanna 16:33, İncil). Bu Ruh ve bu bilgi, beni İsa Mesih’in Müjdesi’ni her oymağa, her dilden insanlara, her halk ve ulusa duyurmaya yöneltiyor.

İşte bu yüzden bütün yüreğimle size yalvarıyorum, gerçeği arayan dost. O’nu aramaya ve benim yaptığım gibi yaşamınızı ortaya koymaya davet ediyorum sizi. O orada ve sizinle birlikte olmak için O’na gelmenizi bekliyor. İnandığımdan beri Tanrı yaşamımı değiştirdi. Hayatınızı değiştirmesi için O’na fırsat vermeye davet ediyorum sizi. Sadece hayatımızın değişmesi için hazır olduğunuzdan emin olun çünkü size garanti veriyorum, hayatınız değişecek.

Dualarım sizinle.

Nebil Kureşi