headerLogo2b-18pt-myriadpro

Şimdi Yaşam Vermek İçin Gayret Eden

31 ghulan hindistan testimony size“Bana, Sana karşı öyle bir bağlılık ver ki, bu günahkâr dünyada bile kendimi pak olarak koruyabileyim. Sana karşı öyle bir sevgi ver ki derinliğinde boğulayım, öyle ki dünya beni hiç bulamasın.”

Sekiz kişilik Müslüman bir aileydik. Benden büyük dört ağabeyim ve benden küçük bir erkek kardeşim vardı. Asıl memleketim Sialkot’ta Zaffarawal’dır, fakat annemin ziyareti sırasında Cammu, Kaşmir’de doğdum. Atalarım Moğolistan’dan gelen zengin toprak sahibi kişilerdi. Babam da verimli ekili toprakları olan bir toprak sahibiydi. Nala Dek Irmağı kenarında buğday yetiştirirdi. Irman yağmurlu dönemde hızlı ve dolu akarak kenarındaki toprakları sulardı. O kadar çok buğday yetiştirmemize olanak verirdi ki, daha fazla buğday satın almamıza gerek olmazdı. Şanslı bir aileydik, hiç mahrumiyet yaşamadık. Çiftliğin çoğu işini yapan hizmetçilerimiz bile vardı. Babamı hiç elleriyle çalışırken gördüğümü hatırlamıyorum. Ağabeylerim yeterince büyüdüğünde çiftliğin sorumluluğunu babamdan devraldılar.

Ağabeylerimin doğumundan sonra annem, bebekken ölen birkaç çocuk daha doğurmuştu. Benim doğumum ve hayatta kalmam mucize olarak görüldüğü için bunun işaretini vücudumda taşıyordum: Kulağımdaki delik. Annem yeni bir çocuk sahibi olmayı çok istiyordu. Dindar bir Müslüman’dı ama tanrıçalara inancını koruyordu— bu inancı atalarından geliyordu. Bazı tanrıçaların yatırı olan Kaşmir’deki tepelere giderdi. Bu tanrıçaya, eğer oğlu olursa, oğlunu ona adayacağını ve minnettarlığını göstermek için oğlunu her yıl oraya getireceğine söz verdi. Böylece kulağım delindi ve tanrıçaya ait olduğumu göstermek için kulağıma altın bir küpe takıldı.

Bu sembolün okulda başıma ne gibi dertler açtığını hayal edebilirsiniz. Arkadaşlarımın alaylarına ek olarak, mucizevî doğumumun ve ölümden korunmuş olmamın bu işareti bana büyük bir acı ve utanç getirdi. Fakat daha sonraları, üzerimde gerçekten de ilahi bir el olduğunu anladım – tanrıçanın eli değil, yaşayan Tanrı’nın eli.

Amcam bana acıdı ve küpeyi çıkardı. Ben rahatlamıştım ama annem çok rahatsız oldu. Bunun ölümüme neden olacağına inandığı için büyük bir sıkıntıya girdi. Küpenin, tanrıçanın korumasını güvence altına alan bir tür muska - olduğunu düşünüyordu. O olmadan, tehlikedeydim ve hatta ölebilirdim. Ama amcam yardımıma koştu ve rahatlatmak istercesine, ‘Ölmeyeceksin’ dedi. Annem sadece batıl inançlara takılmıştı. Yatıra gitmemi söylediğinde, kibar bir şekilde reddettim. Dokuz yaşlarındaydım. Aradan günler geçti ve ben ölmedim. Böylece aklımın bir köşesinde yer eden korkulardan da kurtulmuş oldum. O zamandan itibaren hayatımın daha sonraki dönemlerine kadar hiç korku duymadım –tehlikeli durumlarda bile. Bununla birlikte, küçük kardeşim Ramazan, birden zatürreye yakalanıp birkaç gün içinde ölünce çok üzüldüm.

Dört ağabeyim evlendiğinde ben hala oldukça gençtim. Hepimiz sekiz yatak odası ve büyük bir salonu olan bir evde birlikte yaşıyorduk. Ağabeylerimin eşleri ve çocukları için ayrı odaları vardı. Her şeyi paylaşıyorduk, o zamanlarda Hindistan’daki sosyal yapı içinde bu tür yaşam biçimi tipikti. Küçük bir kent ya da köyde, ailenin tüm üyelerinin güvenliği için bu çok önemliydi. Her aile üyesi, ister sağlıklı ister engelli olsun, ister çalışsın ister çalışmasın her şeyin ortak sahibiydi ve mirası paylaşıyordu.

Evimizde mutluyduk, annem iyi bir insandı, babam şefkatliydi ve gelinler de sevecendi. Gelinlerimize her zaman ‘abla’ derdim ve ablam olmadığı için babam bana onlara o şekilde davranmamı söylerdi. Birbirimizi çok seviyorduk.

Evde dört gelin olduğu için sürekli çekişme ve çatışma olabileceği düşünülebilir. Ama bizim evimizde öyle değildi. Annem yumuşak huyluydu, sevgi ve anlayışın hakim olduğu bir ortam vardı. Annemden hizmet etmenin değerini öğrendim. ‘Kendim için yaşasam’ derdi, ‘hayvanlardan ne farkım olur. Ancak başkaları için yaşadığımızda gerçek insan olduğumuzu kanıtlamış oluruz.’ Bu ilkeyi, tehdit altında olduğu zamanlarda dahi yaşadığını gördüm. Tutumu ve örneği benim için kaya gibiydi. Hayatımda daha sonra beni içine alacak karanlığa karşın, bu temeli hiçbir zaman tamamıyla terk etmedim.

Babam askerdi ve Birinci Dünya Savaşı’nda Britanya Hindistan Ordusu’nda kıdemli Hintli subay rütbesindeydi. Hint ulusalcılığı henüz Britanya denetimindeki bir orduya katılmaya karşı çıkma aşamasına gelmemişti. Hindistan hala Britanya İmparatorluğu’nun bir parçasıydı ve dünyanın uzak yerlerinde savaşmak onurlu bir iş sayılıyordu. Babam savaşla ilgili anılarına çok değer verirdi. Hayal gücümüzü dolduracağı çok savaş anısı vardı. Afrika’daki savaşlar sırasında ordunun ele geçirdikleri hakkında anlattıklarını dinlemeye bayılırdık. Babam sayesinde kahramanlarla ilgili hikâyeleri sever oldum. Dolaylı olarak, bizlere şunu öğretmişti; insan, dünyada sıra dışı bir şey yaparak kendisini tanımlamalıdır. İnsanların becerilerimizi görebilmeleri gerekir; biz becerilerimizin reklamını yapmamalıyız ama bunların dürüstçe değerlendirilebileceği bir şekilde davranmalıyız. Bu tutum yaşamım  korku duymadığım için bazı tehlikeli maceralara kapıldığım sonuçlara neden oldu. Babam başkaları için kaygı duyan bir insandı. Biri ezildiğinde ya da adalete erişemeyecek kadar yoksul olduğunda, babam her zaman mahkemelerde bir çare bulabilmesi için elinden geleni yapmaya hazırdı. Ama kendisinin bir davası olduğu takdirde hiç mahkemeye gitmezdi. Emekli maaşı alacak askerler bile vekâletnameleriyle işlerini ona devrederlerdi. Babam merhametliydi ve bu nedenle, komşular arasında saygı görürdü ve toplum içinde çok iyi bir konumu vardı.

Babamın cömert bir ruhu olduğu için pek çok misafir evimizde kalmaya gelirdi. Bir seferinde, kendi erkek kardeşinin katillerini bile ağırladı. Kardeşi bir toprak anlaşmazlığına katılmış, bir grup adam onu öldürmüştü. Sonra, bu grup kaçtı ve saklanacak bir yer aradı, bilmeden, babamın tarlalarda kurduğu küçük bir kulübede saklandılar. Yaptıkları kötü şeyi bilmediği için babam onları evimize davet etti ve onlara yemek verdi. Sonra, bu katillerin izini süren kardeşinin arkadaşları geldiler ve onların yaptıklarını söylediler. Babam kardeşinin ölümünü duyunca kederlendi. Ama herkesi şaşırtan bir şekilde katillere öfkelenmedi. İnsanlarla ilgilenen bir insandı ve kimseye karşı acılık duymazdı.

Babam bu karakterini dininden alıyordu. Dinin dış göstergelerine pek önem vermezdi ve Maulvilere (İslam öğretmenleri) güvenmezdi. Toplu ibadeti sevmezdi ve gizli olarak dua ederdi. Mistik inançları vardı.

İslam’da mistik inanış veya Sufilik (canın Tanrı’yla doğrudan paydaşlığı) büyük olasılıkla Mısır ve Arabistan’ın çöllerine dağılmış olan Hıristiyan keşişler örnek alınarak geliştirilmişti. Bu hareket İslam’da İ.S. 1111 yılında ölen Al-Gazali tarafından onaylanmıştır. İlk evrelerinde Sufilik, özdenetim ve insanın kendi kendisini reddetmesi temeline dayanarak büyük adanmışlık, alçakgönüllülük ve ruhsal disiplinlerle tanımlanırdı. Tanrı’ya itaat yürekten taşan bir şey olarak görülürdü. Kurallara itaat değil, Tanrı’ya karşı sevgi dolu bir karşılık önemliydi. Paklık ve Tanrı’yı kişisel olarak deneyim etme arayışı içinde ilk dönem sufiler, Tanrı’nın sevgisini bilmenin verdiği sevinçten zevk alarak, dua ve derin düşünmenin önemini vurguladılar. Bu sevgi sayesinde, Tanrı’yı sevebildiler ve O’na itaatle karşılık verebildiler. Daha sonra, aşırı sevinç yaşamayı kolaylaştırması için uyuşturucu ve müzik kullanmaya başladılar. Babamın sufiliği, Tanrı’yla kişisel bir ilişki geliştirme girişimiydi ama hiçbir zaman O’nunla mistik bir birliğe özlem olarak gelişmedi. Mistik bir durumun ortaya çıkmasına yardımcı olması için hiçbir zaman uyuşturucu, müzik, dans veya tekrar edilen sözlere başvurmadı. Yaşamının tümüne hâkim ahlaki bir dengeyi korumayı başardı.

Evde yumuşak huylu bir insandı, iyiliğimiz ve eğitimimizle ilgilenirdi. Ağabeylerim ve ben evimizden yaklaşık iki kilometre uzakta bir okula giderdik. Okula zamanında gitmemizi kolaylaştırmak için babam Zaffarawal’daki okula yakın bir yerde ev yaptı.

Beş yaşındayken ilkokula yazıldım. Bu zamanda, evimizin yakınındaki camiye gitmeye başladım. Beş yaşına gelen her Müslüman erkek çocuğunun Kuran’ı öğrenmek ve ezberlemek için haftada bir kez camiye gitmesi beklenirdi. Cami, topluluk olarak ibadet etmenin ve öğrenmenin merkeziydi. Müslümanlar için dini bir gün olan Cuma günleri arkadaşlarımla birlikte oraya giderdik. İmam duaları okurken, onu izleyerek namaz kılardık. Genellikle peygamber Muhammed’in öğretişlerinin bazı yönlerini açıklardı. Onu anlamak her zaman kolay değildi ama din önderlerimiz imanımızı öğrenmemizi sağlarlardı.

İlkokul müdürünün benim üzerimde çok büyük bir etkisi vardı. Şair, konuşmacı, yazar ve müzisyendi. Onun teşviğiyle şiir yazmaya başladım. Şiir yazmak yaşamım boyunca benim için zevk oldu ve defterim hiçbir zaman benden çok uzak değildir. Armonika çalmayı da öğrendim ama evde çalmama izin vermiyorlardı. Böylece okul müdürüm onun evinde alıştırma yapmama izin verdi. O ilk yıllarda Tanrı’nın eli benim üzerimdeydi. Beni hizmet yaşamı için hazırlıyor ve yaşamımın en küçük ayrıntılarıyla ilgileniyordu. O gerçekten de büyük bir Tanrı’dır.

İlkokul dört yıl sürdü. Dokuz yaşındayken ağabeylerim evden ayrıldı; ikisi Cammu’ya ve ikisi Lahor’a gittiler. Artık benim ortaokula gitme zamanım gelmişti. Oradayken, akademik çalışmalarla pek ilgili değildim ama ailem kendimi derslerime vermem gerektiği konusunda çok kararlıydı. Benim için seçtikleri okul Kaşmir’de Cammu’daydı- Maharaca Ranbeer Singh Lisesi. Oraya gitmek benim için bir ayrıcalıktı çünkü racaların veya yönetici kadrolarındaki ailelerin oğullarının gittiği okuldu. Racalar, Hindistan’ın çeşitli yerlerini ele geçirip yerleşen krallardı. Okuldaki tek Müslüman öğrenci bendim. Buraya Müslümanların gelmesine izin verilmezdi, sadece Hindular gidebilirdi. Fakat babam orduda görev aldığı ve sosyal olarak etkili olduğu için müdürü beni kabul etmesi için ikna etti. İnsanlar babamın ricalarını reddetmek konusunda her zaman zorlanmıştır.

Okulda savaşçı kralların oğullarına layık askerlik öncesi eğitim veriliyordu. Ata binmek önemsenen bir konuydu ve buna bayılıyordum. Babamın tüfeği çok hafifti ve geri tepme kısmını çalıştırabiliyordum. Ne zaman fırsatım olsa tüfekle zaman geçirirdim. Bu, her sabah süt getirmekten çok daha zevkliydi; bu küçük işi hizmetçilerimiz yapıyorlardı çünkü ben bunu yapmayı reddediyordum. Avcılık beni derslerden daha fazla ilgilendiriyordu çünkü gayret ve çalışkanlık henüz karakterimin bir parçası olmamıştı. Ayrıca, okuldaki hazırlığımın amacı benim için açık değildi. Racaların oğulları gelecekteki meslekleri için hazırlanıyorlardı; bazıları orduda küçük rütbeli görevlere yer alıyorlar ve diğerleri memurluk yapıyorlardı. Ama henüz eğitimimin beni nereye götüreceğini bilmiyordum.

Bu okul Hindular için olduğundan Hinduizm’in uygulamalarını da yerine getiriyordum. Dualar için erken kalkmayı hevesle bekliyordum. Mantra veya Hindu kutsal yazılarının mantralarını ve ayetlerini kelimesi kelimesine kusursuz bir şekilde ezberlememiz gerekiyordu. Bu kutsal yazılar dinin temel öğretişlerini ve ilkelerini içeriyordu. Hinduizm bana cazip gelmiyordu ama öğrendiklerim bana bu dinle ilgili çok kıymetli bir anlayış edindirdi. Hindu dilini de öğrenmem gerekti ve bu dili bugün de akıcı bir şekilde konuşuyorum.

Lisede eğitimimde büyük bir boşluk vardı. İslam hakkında hiçbir şey öğrenmedim. Ben bu durumdan memnundum ama ağabeyim Khuda Bakhş pek memnun değildi. Babam ölmüş olduğu için eğitimimin sorumluluğunu bu ağabeyim üstlenmişti. Bana okulu bıraktırdı ve Jammu Islamiyyah Lisesine soktu. Burası yatılı bir okuldan çok bir yetimhane gibiydi ama bu durum ağabeyimi rahatsız etmiyordu. İslam hakkında daha fazla bilgi sahibi olmamı o kadar çok istiyordu ki, bu bilgiyi nereden edindiğim onu fazla ilgilendirmiyordu.

Pek hevesli bir öğrenci değildim; dersleri kırar gün içinde canım ne zaman istese ve ağabeyimin evde olmadığından emin olduğumda yemek için eve giderdim. ‘Ablalarım’ bu sırrımı saklardı. Fakat sonunda okul resmi olarak şikâyette bulundu ve bu da ağabeyimle ilişkimin bozulmasına neden oldu. Eğitimimin masraflarını ağabeyim karşılıyordu ve sağlamak için bunca gayret gösterdiği bu fırsatı pek değerlendirmiyordum.

Genç bir kızla kurduğum ilişki sonucunda bu durum daha da kötüleşti. Tatillerden birinde, arazimizin olduğu Srinagar’a yakın köye gittim. Burada, Salima ile karşılaştım ve âşık oldum. Onu gördüğüm anda büyülenmiştim. Bizim topraklarımıza bakan ve uzaktan akrabamız olan bir ailenin kızıydı. İyi arkadaş olduk ve sık sık karşılaştık. Ayrılmadan önceki güne kadar bu ilginin karşılıklı olduğunu fark etmemiştim. Birlikteydik ve birdenbire ağlamaya başladı. Ayrılmamı istemiyordu. Bu beni çok etkiledi ve sevgimiz her an daha fazla güçlenmeye başladı. Sonraki yıl oraya tekrar geldiğimde, onu daha da güzelleşmiş buldum. Fakat onda bir değişim olduğunu hissettim. Daha önce paylaştığımız yakınlıktan kaçınıyor, uzak duruyordu. Bana olan sevgisinin her zamankinden daha büyük olduğu ve beni çok özlediği konusunda bana güvence verdi. Kafam karışmıştı.

Sorun ne olabilir, diye düşündüm. İlişkimiz çok saf bir ilişkiydi. Sadece bir arada olmaktan hoşlanıyorduk. Cinsel ilişki olmadan da gerçek sevgi yaşanabilirdi. Cinsel ilişkinin güzel bir ilişkiyi yok edebileceğini hayatta çok erken öğrenmiştim. İnsan bunu, evlilik sonrasına, hayat arkadaşına saklamalıydı. Fakat ikimizin evlenemeyeceği benim için netleşti. Ailesi benim ailemin böyle bir evliliği asla onaylamayacağını biliyordu. Salima’nın ailesi yeterince zengin değildi ve benim ailem böyle bir birleşmenin olmasına asla izin vermezdi. Kalbim kırılmıştı ama yapabileceğim hiçbir şey yoktu. Ailemle ilişkim daha da fazla gerildi.

Yüreğim keder dolu bir halde okula döndüm. Kendimi çalışmaya veremiyordum. Ders çalışma konusunda hiçbir zaman fazla heyecan duymamıştım ama artık tamamıyla saçma gelmeye başlamıştı. Ne okulda ne de evde mutluydum. Ailemin mutluluğumu bilerek bozmak istediğini düşünüyordum. Ailemle aramdaki gergin ilişkinin doruk noktasına ulaşması fazla zaman almadı.

Dersi kırdığım zamanlardan birinde, ağabeyim beklenmedik bir şekilde eve döndü ve beni yakındaki bir kahvede buldu. Bu kahvehaneler dedikodu ve tembelliğin yaygın olduğu yerlerdi ama orada oturup kalabalıkları izlemeyi seviyordum. Birdenbire şaşırdım. Ağabeyim yanımda duruyordu. Okulda olmam gerekirken neden kahvede olduğumu bilmek istiyordu. Tabii verecek tatmin edici bir yanıtım yoktu ve ağabeyim öfkelendi. Dükkânda çalışan yedi sekiz yaşlarında küçük bir oğlan çocuğu gördü ve beni herkesin içinde utandırmak için bu fırsatı değerlendirdi. Ağabeyim çocuğu çağırıp ona sorular sormaya başladı. Çocuk çalıştırmak yasak ve eğitim de zorunlu değildi. Bu nedenle, çalışan çocukları görmek şaşırtıcı bir şey değildi. Çocuğun durumu, benim ayrıcalıklı durumuma kıyasla çok farklıydı.

"Oğlum," diye sordu ağabeyim, "sabahları iş için kaçta kalkıyorsun?"

"Sabahları 3 civarında kalkıyorum ve önceki geceden kalan bütün kirli bulaşıkları yıkıyorum, sabah lapa ve helvalar için tencere ve tavaları temizliyorum ve bütün gün de dükkân sahibinin yanında duruyorum."

"Geceleri saat kaçta yatıyorsun?"

"Hiç on birden önce yattığım olmaz."

Ağabeyim bana döndü, gözleri öfkeyle parlıyordu. Şöyle dedi, "Bu çocuğa bak, neredeyse annesinin yanından ayrılamayacak kadar küçük; günde sadece dört saat uyuyor. Sana örnek olsun, ders olsun. Ne derslerini yapıyorsun ne de çalışıyorsun. Adam ol! Hayat, fırsatları kullanmayanlara karşı çok sert olabilir." Böylece döndü ve oradan uzaklaştı.

Kafam karışmış ve mahcup olmuştum. Kendi tembelliğimle yüzleştim ve utandım. Ailem zengindi ve iyi bir üne sahipti ama ben artık katlanılamayacak, ette bir diken halini almaya başlamıştım. Birden onlara bağlılığımı fark ettim, böylece ağabeyimin sözlerini kişisel bir meydan okuma olarak aldım ve o andan itibaren tamamıyla kendi kendime dayanmaya karar verdim. Başkalarının iyiliğine bağlı bir şekilde yaşamaya devam edemezdim. Ne var ki, bu kararım da okulda daha gayretli bir şekilde çalışmamı sağlamadı. Aksine, her şeyden daha da fazla rahatsız olmaya başladım. Sınavlar Mart’ta yapılacaktı. Sınavlardan hemen önce kaçtım.

KİM BU İSA?

II. Dünya Savaşı başladığında on altı yaşındaydım. Hindistan bir ikilem içinde kalmıştı. Hindistan yarı kıtasını kendine bağımlı tutan bir emperyalist kuvvetle nasıl savaşa katılabilirdi? Nazizm büyük bir kötülüktü ve mahkûm edilmesi gerekiyordu. Ama çoğu Hintli için Hindistan’ı egemenliği altında tutan aynı emperyalist ve ırkçılığın aşırı bir biçimini temsil ediyordu. Hindistan Ulusal Kongresi, yüksek sesle, sadece bağımsız bir Hindistan’ın Almanya’ya karşı savaşa katılabileceğini söyledi. "Halka danışılmalı," diyordu. Fakat siyasi liderler bölünmüştü. Hitler’in saldırısından nefret ediyorlardı ama Britanya’ya yardım düşüncesine karşı da soğuktular. Fakat bağımlı olan bir halk kendi yolunu belirleyemezdi ve ne yazık ki savaş çıktığında Hindistan kendisini Britanya’nın tarafında savaşa girmiş olarak buldu.

Çoğu Hintli gibi ben de Britanya’nın egemenliğinden bağımsızolmak için büyük bir arzu duyuyordum ama siyaset ve ideolojiler içinde neler olduğunu anlayamayacak kadar gençtim. Benim o an çözüm bulmam gereken sorunum, yapacak bir şey bulmaktı. Yalnızdım ve ailemden yardım almayı bekleyemezdim – aslına bakarsanız, yardım almayı istemiyordum! Tek başıma ayakta durmak konusunda kararlıydım, böylece orduya katıldım. Krallık Hava Kuvvetlerine katılmak için başvurduğumda hiç zorluk çekmedim. Birkaç soruya yanıt verdim ve uçuş mekanik görevlisi olarak atandım. Uçakların bakımı ve tamiriyle ilgili çalışacaktım.

Daha sonra Kalküta’da Hava Kuvvetleri Akademisi’ne gönderildim. Burada askeri istihbarat konusunda master derecesi aldım. İdari öğretmenlerimizden biri bana hiç unutmadığım bir şey söyledi: "Her zaman aslarının güvenini kazan.” Emrim altındaki kişilerle ilişkilerimde bu, benim için yönlendirici bir ilke oldu. Onlarla kişisel ilişki kurmaya çalıştım. Ne zaman biri bir konuda zorluk yaşasa, her şekilde yardım etmeye çalışırdım. Benim için insanların değeri renk, ırk veya inançlarına bağlı değildi. Maalesef herkes bu görüşü paylaşmıyordu.

Sıkıntı verici bir durum Bengal’deki kıtlıkla ortaya çıktı. Bu durum insan kötülüğünün en korkunç halini ortaya çıkardı. 1943-44 yılları arasında, Bengal ve Doğu ve Güney Hindistan kıtlıkla mahvoldu. Kıtlığı, salgın hastalıklar izledi, özellikle de kolera ve sıtma. Bu hastalıklar kısa bir süre içinde diğer eyaletlere yayıldı. Resmi olmayan rakamlara göre ölü sayısı 3.400.000 idi fakat Kıtlık Araştırma Komisyonu Bengal’de ‘kıtlık ve bunu izleyen salgın hastalıklar’ sonucunda 1.500.000 ölümün gerçekleştiğini açıkladı. Kesin rakamlar ne olursa olsun, kimse her gün binlerce kişinin hayatını kaybettiği gerçeğinden kuşku duyamazdı. Kıtlığın korkunç sonuçları önlenebilirdi fakat yetkililer ilgisizlik ve rahatlık içindeydiler. İnsan, etkilenen bölgelerden gelen korkunç hikâyelere neredeyse inanamıyordu. Bazı yetkililer gazetecileri durumu dramatize etmekle suçladılar. Ama öyle bir zaman geldi ki, artık bu raporlar inkâr edilemeyecek bir hal aldı ve kimin suçlu olduğu konusunda tartışmalar, dikkatlerin çözümden, insanların kendi kendini aklamasına çevrilmesine neden oldu. Her gün binlerce insan ölüyordu ama erzaklar hükümetin depolarında çürüyordu. O günlerde sıtma öldüren bir hastalıktı ama sıtma karşıtı çok sayıda ilaç eczanelerde kullanılmadan duruyordu. Çevremdeki duyarsız davranışlardan bezmiş bir şekilde erzak depolarından çay, şeker, pirinç ve mercimek alıp bunları ihtiyaç duyanlara bedelsiz olarak dağıtmaya başladım. Sıtma karşıtı ilaç da dağıtıyordum.

Olan bitenlerden ötürü aklım karmakarışık olmuştu, çevremde olanlara sadece duygusal olarak karşılık verebiliyordum. Gençlik yıllarım hızla geçiyor gibi görünüyordu ve bu koşullar altında çabucak olgunlaştım. Bir seferinde, birlikte çalıştığım Hintli bir subay, yolda terk edilmiş iki çocuk buldu ve onları kampa getirdi. Onları altı aydan fazla bir süre sakladık. Üssümüz olan subay durumu fark ettiğinde ciddi bir ceza aldık. Meslektaşım ve ben bu çocukların hayatlarını kurtarmak için her türlü bedeli ödemeye hazırdık ama yine de Batı Bengal’in uzak bir köşesindeki mülteci kampına gönderildiler. Artık onlara yardım edemeyeceğimiz için iyi birtakım insanlarla karşılaşmalarını umuyorduk.

Duygularımı içime atmak ne kadar zordu? Burada neden insan hayatı bu kadar ucuzdu? İnsan hayatına nasıl değer biçilirdi? Kimse ilgilenmiyor muydu? Tanrı var mı, bütün bunlar içinde O nerede? İşte bunlar sürekli olarak kendi kendime sorduğum sorulardı. Fakat kısa bir süre sonra karanlıkta bir ışık keşfettim. Britanyalı subayların genel olarak Hintlilere karşı yaklaşımının üstünlük taslama biçiminde olduğu ve bazen de zalimlikle sonuçlandığı doğruydu ama aralarında hayatları yine de iyilik ve sevginin parlak örnekleri olanlar da vardı. Bunlar, Efendileri, İsa Mesih’i örnek almaya ve O’nun gibi davranmaya çalışan Hıristiyanlardı. Bu insanlar Tanrı’nın ışığı ve sevgisini açığa çıkarıyorlardı. Onların örnekleri, içimde, daha sonra büyüyüp tam bir inanç değiştirmeyle sonuçlanacak bir tohum ekti.

Bu insanlardan biri Yüzbaşı Baxter’dı. Bizim kanada atanan genç bir subaydı. Çoğu Britanyalı gibi içine kapanık ve ağırbaşlı biriydi ama aynı zamanda açık fikirliydi. Assı olan kişilere karşı davranışlarında nasıl bir insan olduğunu açık bir şekilde görebiliyorduk. Hintli subaylara karşı ne tepeden bakan ne de küçük gören bir tutumu vardı. Bizim iyiliğimizi düşünüyordu. Hintli çalışanların ayrı yemek pişirmeyi ve ayrı yemek yemeği gerektiren bir durum ortaya çıkmıştı. Müslüman yemekleri için özel hazırlık ve fırın gerekiyordu. En acil ihtiyacımız yeni bina için toprak fırınlardı. Bunları almamız gerektiği konusunda fikir birliği vardı ama içinde yaşadığımız koşullar göz önünde bulundurulduğunda bu ihtiyacımızın nasıl karşılanacağını göremiyorduk. Bir gün atölyeden dönüp de Baxter’ı elinde bir talimat kitabıyla fırını kendi kendine yapmaya çalışırken bulduğumda ne kadar şaşırdığımı hayal edebilirsiniz. Ona olan hayranlığım arttı. Onu izlerken yüreğinde başkalarına karşı sahip olduğu büyük sevgiyi anlamaya başladım. Orada duruyor kendi elleriyle fırını kurmaya çalışıyordu. İsteğimizi anlıyordu ve yerine getirmeye kararlıydı. Basit bir şeydi ama beni derinden etkiledi.

İnsanlar birlikte yemek yediklerinde bu kabullenmenin ve arkadaşlığın bir belirtisidir. Yabancılar ev sahibi tarafından yemek yemeğe davet edildiğinde hoş karşılandıklarını bilirler. Baxter bizimle her sabah kahvaltı ederdi – diğer Britanyalı subaylar hiç böyle bir şey yapmazdı. Yine, bu küçük bir şey gibi görünebilir ama bizimki gibi yabancı bir gücün egemenliği altında yaşadığınızda, bu gerçekten etkileyici bir davranıştı. İçten bir dostluk göstergesiydi ve hepimiz buna sıcak bir şekilde karşılık veriyorduk.

Baxter, yola getirmenin uygun olacağı durumlarda dahi, adamlarını basit suçlar için cezalandıracak bir adam değildi. Örneğin, bazı genç adamlar kahvaltıya tıraş olmadan geliyorlardı. Onları azarlamak yerine Baxter cebinden jilet çıkarıp verirdi böylece adamlar gidip tıraş olabilirdi.

Baxter’la ilgili olarak beni en çok etkileyen şey baskınlar sırasındaki davranışıydı. Orada olduğunda Japon bomba saldırılarında sığınmak için siperlere gitmek yerine adamlara şöyle derdi: "Hadi çocuklar, ibadethaneye gidelim." İbadethanemiz, bir çadırdı. Genelde onu dinlerdik. İbadethanede olduğumuz zamanlarda duayı hep o ederdi. Bizim yapmamız gereken tek şey o bitirdiğinde ‘Âmin’ demekti. Bu, iki veya üç kez oldu. Bir seferinde ağır bir saldırı gerçekleşmişti. Gökyüzü uçaklarla doluydu ve siperlere koşmaya başladık. Ölüm kaçınılmaz gibi görünüyordu. Baxter şöyle bağırdı: "Çocuklar, siperlere koşmanın anlamı yok; orada güvende olamazsınız. İbadethaneye gidelim." Görünüşte saçma olan bu emir karşısında gülmeden edemedik. Küçük bir baskın olduğunda ibadethaneye gitmek tamamdı ama bu sefer saçmaydı. Ama Baxter’in sesinde yetki ve güven vardı. Şöyle dedi: "Rab İsa’ya dua edeceğim. O’na inanmanız ya da bir şey yapmanız gerekmiyor: Sadece ben bitirdiğimde ‘Âmin’ demeniz yeterli." Kuşku duysak da, itaat ettik ve onunla çadıra girdik. Böylesi bir krizde bu davranışı karşısında hayrete düşmüş bir şekilde oturduk. Baxter dua etmeye başlayınca ağladı. Sözleri hala kulaklarımda çınlıyor:

“Rab İsa, bugün gücünü ve kuvvetini göster. Bu küçüklere gerçek olduğunu kanıtla. Sevdikleri ve anne babaları için onları bu saldırıdan koru. Bu adamlara senin yaşadığını ve insanın sadece bedenini değil, aynı zamanda canını da yıkımdan kurtarabileceğini göster. Âmin.”

Baxter dua ederken şapelde ilginç bir dönüşüm yaşandı. Herkes inanılmaz bir sessizliğe büründü. Daha da tuhafı, dışarıda bir şey duyamıyorduk. Biz sadece çadırdaydık ama sanki üzerimizde bir sessizlik battaniyesi örtülmüştü. Çadırdan çıktığımızda görüntü korkunçtu. Her tarafa insan eti saçılmıştı. Kanalın diğer tarafında yer alan bizim bölüğe de birkaç bomba düşmüştü. Genç adamlardan yürekleri parçalayan inleme sesleri geliyordu. Ana yemekhanenin arkasındaki kanala bombalar düşmüştü ve içindeki su kaynıyordu. Kenarlardan çamur taşıyordu ve her yerde sis vardı. Bütün bu yıkımın ortasında biz güvendeydik. Şaşkın ve şok olmuş bir halde, Baxter’in Rab İsa’sının yaşadığı, duaları işittiği ve halkını kurtardığı sonucuna varmadan edemedik.

Kim bu Rab İsa diye merak ettim? Kuran’dan bildiğim kadarıyla, diğer peygamberler gibi sadece bir peygamberdi. Fakat insanlar kurtuluş için ölü peygamberlere dua etmezler. Hiç Baxter’inki gibi bir dua duymamıştım. Memleketimizde daha küçükken, arkadaşlarımla birlikte Amerikan misyon merkezine giderdik. En çok hoşumuza giden şey, ibadetten sonra misyonerin evine gitmek ve orada eşiyle birlikte ilahiler söyleyip oradaki oyuncaklarla oynamaktı. Fakat ibadet sırasında, misyonerin ne dediğini veya ne için dua ettiğini hiç anlamazdım. Çok bağırırdı. Baxter, ise yanında duran bir arkadaşla konuşuyor gibi görünüyordu. Çok kolay görünüyordu. Gerçekten böyle bir şey olabilir miydi?

İÇTE VE DIŞTA MÜCADELELER

Japon bombalaması sona erdikten kısa bir süre sonra yine uçak tamircisi olarak çalışmaya başladım. Fakat çalışmam neredeyse hayatıma mal olacak bir kazayla kısa kesildi. Hasarlı uçakları onarıyorduk ve onardıktan sonra test ederdik. Bir gün, belli bir uçağı test etmek için üssüm olan bir subaydan emir aldım çünkü yapılan iş tatmin edici değildi; iletişim sistemi doğru bir şekilde çalışmıyordu. Bu noktada test uçuşu sırasında arkadaşımın başına gelenleri ve yüzünün nasıl parçalandığını hatırladım. Ama emirlere uymam gerekiyordu, böylece bir arkadaşımla birlikte uçuşa çıktık. Test edip geri dönmek için otuz üç dakikamız vardı. Atölyeden sadece otuz dakika uzaklaştıktan sonra aşağıdan i arkadaşım Putan beni pilot koltuğundan iterek uzaklaştırdı ve kontrolü ele aldı. Güvenli bir şekilde inebildik ve 56. Hindistan Devlet Hastanesine götürüldüm. Yüzümün sağ tarafının tamamı ağır bir şekilde yanmıştı.

Oraya vardığımda, ilkyardım müdahalesi yapıldı. Neler olup bittiğinin şöyle böyle farkındaydım ama hastaneye kabul edilmem konusunda zorluklar yaşandığını fark ettim. İki gün önce, Britanyalı subaylar için ayrılmış olan bölüme bomba düşmüştü. Yarı baygın bir şekilde sedye üzerinde yatar halde, kıdemli bir tıbbi subayla iki hemşire arasındaki konuşmaya kulak misafiri oldum. Benim için ne yapılması gerektiği hakkında konuşurken doktor subay RAF personeli olduğum için beni bölüme kabul edemeyeceğinde ısrar ediyordu. Hemşireler ise kızgındı çünkü yaralarımın ne denli ağır olduğunu biliyorlardı. Biri subaya şöyle sordu, "Hangisi daha önemli—rütbe mi, hayat mı?" Fakat kabul edilmemi sağlama konusunda başarılı olamadılar. Hemşirelerin odasında bana kendileri bakmayı önerdiler.

Nerede olduğumu göremiyordum çünkü her iki gözüm de sargılıydı. Yaralarım hakkında duyduklarım sayesinde fikir sahibi oluyordum. Yirmi gün boyunca o odada yatmama rağmen ihmal edilmedim; iki ‘meleğim’ bakılmamı sağladılar. Kendi elleriyle beni beslediler ve ihtiyaçlarımın karşılanmasını sağladılar. Tıbbi olarak nasıl müdahale edildiğini bilmiyorum. Tek bildiğim o zamandan beri sağ gözümle doğru düzgün bir şekilde göremediğim.

Hastaneden ayrılmam gereken gün sabah erkenden bu iki hemşire odama geldiler ve kendilerini tanıştırdılar. Adları Amber ve Mary’di, Hintli iki hemşire. Başkaları hiç ilgilenmezken neden bana bu kadar sevgi gösterdiklerini merak ediyordum. Yanıtları beni derinden etkiledi. "Size bakmamızın nedeni," dediler, "yakışıklı olmanız değil (sargılı gözlerle bu yaralı halimde tabii ki böyle düşünemezlerdi!) ya da ödül almak istediğimiz için değil, ama tek nedeni Hıristiyan olmamız. Efendimiz insanın kurtuluşu için acı çekti ve bizim görevimiz başkalarına hizmet etmek."

Bu basit ikrar beni çok etkiledi. O kadar ağladım ki sanki kendi gözyaşlarımda boğulacaktım. Bu iki hemşirenin bana bu kadar merhamet göstererek Rab’leri adında bakmaları beni çok etkiledi. Beni rahatlattılar ve dediler ki, ‘Ağlamamalısınız; yaranız hala çok yeni." Derin minnettarlık duyguları içinde başımı eğdim ve ayaklarını öpmeyi istedim. Yine, bu iki öğrencisi aracılığıyla Rab İsa ile karşılaşmıştım; beni arıyor gibiydi ve ondan kaçamazdım. Her gün tanıklık ettiğim kıyım ve insan hayatına karşı ilgisizlik ortasında Tanrı’nın halkı ilgileniyor ve başkaları için yaşıyor. Annemin bana öğrettiği değerlere benzer değerleri taşıyorlardı. Tanrı’nın halkıyla varlığını hissettim ve beni çağırıp çağırmadığını merak ettim.

Bu gibi düşüncelerin uzatılması için zaman yoktu. Hastaneden taburcu edildim ve kampa geri gönderildim. Vardığımda bana daha hafif işler verileceğini öğrendim. İşim Hava Kuvvetleri personelinin kentin girilmeyecek yerlerine girmelerini önlemekti – bu bölgeler barların, genelevlerin olduğu bölgelerdi. Bu görevde, buralarda yaşayan insanları tanıdım. Burası gerçek sevgiyi bulmak için olmayacak bir yer gibi görünebilir ama ben tam olarak bunu buldum.

Atölyemizde Philip adında, Bihar eyaletinde doğmuş genç bir havacı vardı. Bu arkadaşımız hem eğlendirir hem de güldürürdü. İnsanlar Philip’in yanındayken yanında ayrılamadığı için onunla birlikte zaman geçirmenin çok eğlenceli olması geç kalmanın hazır mazeretiydi. Ama beni ona çeken şey hoş olan doğası değildi. Kurtarıcısı için duyduğu sevgiden ötürü yapmaya hazır olduğu fedakârlıktı.

Bir sabah Philip’e başka bir atölyeye nakledileceği haberini verme emri aldım. Üzüldü ve gitmek istemedi. Nedenini sorduğumda, Kumla adında bir kız olduğunu, itibarsız bir aileden geldiğini, fahişelik yaptığını ve ona âşık olduğunu söyledi. Böyle bir kızla evlenmenin sosyal olarak kabul gören kurallara aykırı olduğunu anlatmaya çalıştım ama kararlılığını korudu. Kararı en derin inançlarından kaynaklanıyordu. Dedi ki: "Benim dinim fedakârlığa dayanır. Rab İsa benim gibi kötü birini sevdi ve canımın kurtuluşu için kendi yaşamını bir sunu olarak sundu. O benim gibi birini kabul edebilirse, o zaman benim görevim de bu dünyanın hor gördüğü günahkâr kişileri kabul etmektir." Bu sözler beni şaşırttı. Philip aldırmaz ve ilgisiz bir insan görünümü veriyordu. Şimdi ise bambaşka görünüyordu. İdealleri karanlıkta parlak ışıklar gibi parlıyordu. Söyleyebileceğim herhangi bir şey onu etkileyemezdi; kararını vermişti. Ona göre, düşündüğü bu evlilik bir fedakârlıktı, neredeyse Efendisi’ni doğrudan örnek alıyordu. Yüzbaşı Baxter onu anladı. Onun yardımıyla, konuyu komutanımıza anlattım ve nakil emri kaldırıldı. Kumla, bölge din görevlisinin gerçekleştirdiği düğüne kadar kampta kaldı. Sonra, her ikisi de Philip’in köyünde yaşamaya gittiler. Bu büyük bir cesaretti. Kolayca kimsenin kendisini tanımadığı bir yere gidebilirdi ama eleştiri ve onaylamamanın kesin olarak geleceği yere, kendi halkının yanına gitmesi büyük cesaret gerektiriyordu.

İlerleyen günlerde geçmişteki deneyimlerimi hatırlayıp durdum: Baxter’in sakin, Hıristiyan yaşamı, Amber ve Mary’nin iyiliği ve Philip’in hayata geçirdiği fedakârlık örneği. Bu hatıralar aklımda dönüp duruyor ve bunları düşünmeden edemiyordum. Kumla gibi bir kızla evlenmek için sosyal kuralları ve önyargıya karşı çıkma lütfu ve gücü nereden geliyordu? Bu insanlar yaşamlarını Rab İsa’nın kendileri için verdiği kurbana borçlu olduklarına inanıyorlar,yaşamlarına yön vermesi ve yönetmesi için O’na izin veriyorlardı; sadece bir dizi doktrine inanmakla kalmıyorlardı. Bu düşünceler beni başka bir dünyaya götürdü – herkesin birbirini sevip birbiriyle ilgilendiğini hayal edebildiğim bir dünya. Ne hayal! Ama bu tür düşünceler için zaman yoktu. Belki de olmalıydı. Anlamsız hale gelen bir dünyada insan yaşamının kutsal ve değerli olduğu başka bir dünyayı bir an için bile de olsa görebilmiştim.

Deneyimlerimin içimde yarattığı iç çalkantılar ülkemizi çevreleyen daha büyük çalkantıyla kıyaslandığında bir hiçti. Sevsin sevmesin siyaset insanın varlığını işgal ediyordu. Hindistan yarı kıtası büyük bir karmaşanın eşiğindeydi.

II. Dünya Savaşa 1945’te sona erdi. Avrupa’ya barış geldi ama Hindistan’ın en kanlı dönemlerinden biriydi. Bu sefer sorumlu yabancı egemenlerimiz değil, dindi. Din, insanlarımız için tökez taşı oldu. Hindular ve Müslümanlar artık birlikte barış içinde yaşayamıyorlardı. Hindistanlıların tek bir Hindistan’ı, birleşmiş ve barış içinde, paylaşmaları kavramı parçalanmıştı. Artık birbirlerine karşı acı bir nefret dalgasına kapılmışlardı. Korku bu nefreti olağanüstü bir boyuta ulaştırdı. Cinayetlerin boyutu, isyanlar ve sonrasında ortaya çıkan kundaklamalar en kuşkucu olan kişileri bile şaşkına çevirmişti.

Huzur içinde bir arada yaşayan insanlar neden şimdi birbirlerine karşı nefretle başkaldırıyorlardı? Bu sorunun yanıtı siyasaldı.

Hinduların ve Müslümanların zihinlerini dolduran siyasal fikirler arasında bir ses, yüksek ve net bir şekilde duyuluyordu: Müslümanların kendi devletleri olmalıydı – Pakistan. Böylece milliyetçi propaganda Müslümanların hayal gücünü ateşledi. Buna, siyasal sahneyi ateşe veren din tutkusu eklendi. Önceleri, Hindularla Müslümanların paylaştığı kültürel miras barış içinde bir arada yaşamları için yeterliydi. Ama artık imanları, milliyetçilikle birleştiğinde, üzerine düştükleri kaya oldu ve bir daha geri dönülmeyecek biçimde bölündüler.

Ülkede barışı sağlamak için Britanya Ordusu’ndan ulusal polise yardım etmesi istendi. Burada benim rolüm kısa oldu. Baxter artık bizimle değildi. Başka bir istasyona nakledilmişti. Bir gün akşam yemeğinden sonra tutuklandım. Ertesi gün, Singapur yakınlarından Bala Nakamatti adında Hint-Çin adasına götürüldüm. Bana karşı suçlamalar hakkında hiç bilgim yoktu ama kısa bir süre içinde Hindistan Ulusal Ordusu’yla ilgili olduğunu öğrendim. Bir hafta sonra kâğıtlarım geldi. Suçlamalar şunlardı:

1) Bengalli birine erzak satarken yakalanmıştım ve bölük nöbetçisi düdüğünü çalamadan tabancayla onu vurup yaralamıştım.
2) Ben ve Onbaşı Izhaq, hükümet üniformaları giydiğimiz halde Mahatma Gandi’yi karşılamış kendisine çiçek vermiştik.
3) Ben ve Sergeant Aslam, Muhammed Ali Cinnah’ın siyasal toplantısında konuştuğumuz duyulmuştu ve sözlerimiz isyana teşvik içeriyordu.

Kamptaki komutan kâğıtların hepsini okuyup geri verdi. Bu suçlamalar kanıtlanamazdı. Beni Chittagong’a geri göndermek yerine, Barrakpur yakınlarında bir gruba gönderdi. Hindistan Ulusal Ordusu’na karşı diğer işlemlerin hepsi Nisan 1946’da düşse de, tutukluların hepsinin serbest bırakılmasını talep eden karar yerine getirilmedi. Sonunda Mart 1947’de serbest bırakıldım.

Dönüm noktasına gelmiştim. Hayatımla ne yapacağımı düşünüyordum. Hava Kuvvetleriyle kalmanın bir amacı yok gibi görünüyordu. Orada yaşam konusunda büyük bir hayal kırıklığına uğradım. Savaş ve savaşmak midemi bulandırıyordu. Yaralı olduğum için sadece hafif işler yapabiliyordum. Havacılık ve istihbarat konusunda aldığım onca eğitimin benim için artık bir anlamı yoktu. Hava Kuvvetlerinde cinayet oyununa başladığımda sadece babamın adımlarını takip ediyordum. Egzotik yerler görmeyi ve belki de üstün hizmetimden ötürü madalya kazanmayı umut ediyordum. Burma ve Singapur’u görmek iyiydi ama arzuladığım madalya konusunda hayal kırıklığına uğradım. Ayrımcılık ve önyargılarıyla Hava Kuvvetlerinde yaşam bana katlanılmaz geliyordu. Buradan uzaklaşmalıydım.

Yine ailem hayatıma baskı yapmaya başladı. Hava Kuvvetlerinde olduğum sürece onlarla iletişimimi koparmamıştım. Ailede hasta olduğunda her zaman eve gitmiştim. Ama artık dönmemi istiyorlardı. Babam ölmüş olduğu için isteklerini kabul etmeye karar verdim ve adımı terhis için yazdırdım.

Önceleri sanki hemen gitmem mümkün olmadı. Kurallara göre istihbarat işinde olan biri terhis başvuru yapıldıktan sonra on sekiz ay boyunca orduda kalmalıydı. Bunun amacı kişinin gizli şifreleri unutmasını sağlamak böylece sivil yaşama döndüğünde elde ettiği bilgileri kullanmamasıydı. Fakat Yüzbaşı Dr. Abdullah imdadıma yetişti ve acilen tıbbi müdahaleye ihtiyacım olduğunu söyleyerek benim durumumda bu koşulu göz ardı etti. Terhis edildim ve Dr. Abdullah’ın sağ gözümdeki yarayla ilgili söylediklerinin yazılı olduğu terhis kâğıtlarıyla eve gitmek üzere bırakıldım. Ama annem geri döndüğümde şok oldu. Oğluna madalya verilmemişti!

ÖZGÜRLÜK SAVAŞÇISI

Hayatımda bir boşluk hissederek Mart 1947’de Cammu, Kaşmir’e geri döndüm. Fakat düşmanlık ve karışıklık ortamı ailemin güvenliği konusunda kaygı duymama ve içinde yaşadığımız bu sıkıntılı zamanlarda onlara yardım etmeye zorladı beni. Bu ilişkimizdeki kırılmayı iyileştirmek için muhteşem bir fırsattı.

Gergin bir zamandı. Söylediklerimize ve yaptıklarımıza dikkat etmemiz gerekiyordu. Cammu’da Hindular, Kuzey Kaşmir’de ise Müslümanlar çoğunluktaydı. Düşmanlık duyan insanlarla çevremizin sarılı olduğunun farkındaydık. Kaşmir’in durumu belli değildi.

Hindistan’da Britanya egemenliği Ağustos 1947 ortalarında sona erdi. Ama ortada bir yerine iki ülke vardı. Doğuda ve batıda birer kanadı olan Müslüman Pakistan, Hindistan’ın geri kalanından ayrıldı. Binlerce aile seçtikleri ülkeye giderken nüfuslar yerlerinden edildi. Müslümanlar için bu, genellikle Pakistan’ın batısına birkaç yüz kilometrelik bir yolculuk demekti. Yaşanan sıkıntı hayal bile edilemez. İsyanlar insanların yaygın bir şekilde katledilmesine neden oldu. Kaşmir gibi bağımsız ülkelere istedikleri ülkeye katılma seçeneği verildi. Tüm bağımsız devletlerin imzaya davet edildiği Katılım Anlaşmasını imzalamayan az sayıda önemli devletten biri de Kaşmir’dir. Kaşmir Maharacası bir çıkmaz içindeydi. Hari Singh, aileden Maharaca, sıkı bir Hindu’ydu ve kendisi ve bağımsız Hindistan’ın başbakanı arasında yoğun bir düşmanlık vardı. Hindistan’ın demokrasiyi empoze edeceğinden korktuğu için Hari Singh olabildiği kadar birleşmeyi erteliyordu. Tüm siyasal partiler, tekrar tekrar halkın isteğinin ne olduğunu belirlemesi gerektiğini söylese de bunu yapmaya niyeti yok gibi görünüyordu. Halkının çoğunluğu Müslüman’dı ama Hindu bir liderin Müslüman egemenliğine boyun eğmesi düşünülemeyecek bir şeydi. Geciktirme oyununu büyük ustalıkla oynuyordu.

Bölünmeden sonra başlayan öldürmeler ve zorbalıklar aralıksız devam ediyordu. Kimse hiçbir yerde güvende değildi. Olaylar hızlı bir şekilde ilerliyor, toplumun her düzeyine korku yayılıyor ve sızıyordu. Fakat bu karanlıkta bile parlayan küçük ışıklar vardı. Kimse sadece siyasal durum değiştiği için düşmana dönüşmez. Çok iyi ve sevgili komşumuz, Sih olan İkbal Singh, durum artık ümitsiz bir hal aldığı için kenti terk etmemiz için bizlere yalvardı. Bana şöyle dedi, "Biri hayatlarınıza kast ederse, komşularınız olarak biz sizi savunmak zorunda kalacağız—hayatımız pahasına bile olsa." Nefret denizi içinde bu cömert ruh, bizi boğmakla tehdit eden girdap içinde bir ışıktı. Kaşmir’deki insanların çoğu Müslüman olsa bile Maharacanın eninde sonunda Hindistan’a katılacağını biliyorduk.

Hayatlarımız sürekli olarak tehlike altındaydı ve bir şeyler yapmamız gerekiyordu. Ağabeylerimi, eşlerini ve çocuklarını memleketimizdeki köye gitmeye ikna ettim. Bunu istemeye istemeye yaptılar ama başka seçenekleri yoktu. Durum giderek kötüleşiyordu. Her gün yapılan kötülüklerin haberlerini alıyorduk. İnsanların cinayet işleme güdüleri üzerindeki her türlü sınırlama kaldırılmıştı. Yetkililer bunları durdurma konusunda çaresiz görünüyordu. Bu, onlar için büyük bir sarsıntı oldu çünkü Cammu’da toprakları ve malları vardı. Ayrılmak demek, tüm yaşamları boyunca uğruna çalıştıkları her şeyi terk etmek demekti. Fakat yaşamları tehlike altında olduğu için önceliklerini seçmeleri gerekiyordu.Yaşamlarını mallarına feda edemeyeceklerini anlayıp, rahatsızlıkları ve üzüntülerine rağmen ayrıldılar. Kalıp ailemizin çıkarlarını korumaya çalışacağıma söz verdim.

Dehşet daha da yakınlaştı ve fabrikamızı işgal etti. İlyas adında on dört yaşında bir işçimiz vardı. Bir gün öğle yemeği için eve gelmeyince küçük kız kardeşi ne olduğuna bakmak için fabrikaya geldi. O sabah hiç işe bile gelmediğini söyledim ama her zamanki gibi işe gitmek üzere evden çıktığında ısrar ediyordu. İyice kuşkulanmıştım. Son kurban o olabilir miydi? Dehşete düştüm ve olabilecek en kötü şeyin olmasından korktum. Küçük kızı elinden tutup abisini aramak için birlikte sokakları dolaşmaya başladık. Birdenbire dehşet içinde onu gördük, hendeğin içinde ölü olarak yatıyordu. Midem bulandı, yanımdaki küçük kızcağız da kontrolünü kaybetmiş bir şekilde ağlamaya başladı. Onu rahatlatma çabalarım boştu. Daha sonra, aileye haber verdim ve cenaze işlemleri için yardım ettim. İlyas aynı gün toprağa verildi.

Sonraki kim olacaktı? Hepimiz hedeftik. Sih komşumuz buradan gitmemiz için yine beni uyardı. Gitme konusunda işçileri ikna etmek kolay değildi çünkü fabrikadan aldıkları ücret tek gelir kaynaklarıydı. Gitmek demek, işsizlik ve bunun sonucunda aileleri için açlık olacaktı. Ayrıca, sadıktılar ve bu zor durumda beni yalnız bırakmayı düşünemiyorlardı bile. Ama gitmelerinde ısrar ettim ve para verdim. Pakistan ve Pencap’ın sınırında bulunan bir şehir olan Sialkot biraz olsun güvenliydi, bu nedenle oraya gittiler. Fabrikayı kapattım. Bu, benim için çok üzücü bir olaydı. Sahip olduklarımızı koruma konusunda son umudumuz da gitmişti. Cammu’da üç evimiz, bir dükkânımız, fabrikamız ve dört yüz dönüm değerli toprağımız vardı. Şimdi bunların hepsini arkamızda bırakmamız gerekiyordu. Yeni bir devlete sahip olmanın bedelini ödemek pahalıydı ama Müslümanlar için ayrı bir devlet kavramı ideali- Pakistan- galip gelmişti.

Eylül 1947’nin sonlarına doğru, Hava Kuvvetleri üniformamı giydim, tüfeğimi aldım ve sokaklarda yürümeye başladım. Kimse beni rahatsız etmesin diye kendime resmi bir görünüm verdim. Tui Nehri’ne vardığımda hava karanlıktı ve bu karşıya yüzerken karanlık beni korumuş oldu. Karşıdan ‘Dur!’ komutu duyduğumdapanik oldum. Nöbetçi üniformamı görünce ‘Tamam, sadece kontrol ediyordum’ dedi. Yürümeye devam ettim. Görüş alanından çıkar çıkmaz Zaffarawal’daki evime giden yaklaşık yirmi kilometrelik yolu koştum. Annem gözleri yaşlı bir şekilde beni karşıladı. Kurduğumuz yaşam çevremizde ufalanıyordu. Gelecek belirsiz görünüyordu. Fakat politikacılara göre bizim için heyecanlı ve yeni bir başlangıçtı. Şanslıydık. Koşullarımız olabileceği kadar sıkıntı verici değildi. Hala rahat bir evimiz, yeterli yiyeceğimiz vardı ve mülteci kampına gönderilmekten kurtulmuştuk.

Hayat benim için anlamını yitirmişti. Her şey anlamsız ve boş görünüyordu. Ümitsizliğe kapılmış, depresyona girmiştim. Bununla birlikte, yaşamın bir anlamı ve amacı olduğu düşüncesini bir kenara atamıyordum. Kaybeden bendim ve yine bulmak benim görevimdi. Teselli ve yeni bir yön bulmak için dine döndüm, uğruna yaşanacak ve ölecek bir şey diye düşünüyordum. Tüm varlığımla değeri olan bir şey arıyordum. Deneyim ettiklerim ve eğitim amacımın yeni bir çıkış noktasına ihtiyacı olduğu konusunda ikna olmuştum.

İslam’ı ciddiye almaya başladım. Bu dinle yetiştirilmiştim. İyi bir Müslüman olmaya karar verdim ve namaz hayatımda düzenli olarak yaptığım bir şey halini aldı. Müslümanların günde beş kez belli zamanlarda namaz kılması şarttır. Beni doğru yöne yönlendireceğini umduğum bazı din öğretmenleri de aradım.

Cihat veya ‘Kutsal Savaş’ için hazırlanma çağrısı her camiden duyuruluyordu. Korktuğumuz gibi Kaşmir Maharacası sonunda Hindistan’la birleşti. Çoğu Müslüman bununla birlikte harekete geçti; Kaşmir Pakistan’ın bir parçası olmayacaksa, o zaman ayrı olmayı tercih ediyorlardı. Böylece bağımsızlığı için kutsal bir savaş vermeye çağrılıyorlardı. Bu üstün bir hizmetti. Cihat ilkesi, tüm sadık Müslümanlara gâvur ve imansızlara karşı savaş çağrısıdır. İslam’ın başlamasından beri siyaset ve din her zaman bağlantılıydı. Beni özgürlük savaşçısı olmaya yönelten Allah’ı memnun etme arzumdu. Böylece hayatımın en aşağı çukuruna battım; burada yetiştirilirken öğretildiğim tüm değerler tehdit altına girdi. Gayretim, vicdanımın sesine üstün geldi ve intikam ve ölüme duyduğum açlığı bastıramadı. O sırada ihtiyaç duyduğum her şeyi karşılayacak gibi görünen bu hareket için hazırlanmaya başladım. Sonunda boşluk dolduruyordu.

Özgür Kaşmir’in ilk başkanı olan Sardar Muhammed İbrahim’le tanıştım. Bana kartını verdi ve Müslüman özgürlük savaşçıları ordusunun merkezine gönderdi. Er olarak orduya katıldım. Önceki deneyimimle kimseyi etkilemek istemiyordum, bu nedenle hayatım ve Hava Kuvvetlerindeki eğitimim hakkında bir şey söylemedim. Özgürlük savaşçılarının çoğunluğu eski ordu mensupları veya hava kuvvetleri mensuplarıydı. Fakat özgürlük hareketi iyi bir şekilde organize edilmemişti ve kimseye ödeme yapılmıyordu. Desteklerle besleniyorduk. Kendimize ait kaynaklarımız yoktu. Hiçbir şey yoksa hemen bir hayvan kesip açlığımızı bastırıyorduk. Bizi iyi organize olmuş ve disiplinli savaşçılar olarak görmek isteyen Pakistan Ulusal Ordusu’yla sık sık gerginlik yaşıyorduk. Fakat bu olanaksızdı.

Ekim geldiğinde Kuzeybatı Sınırından çok sayıda adam Kaşmir’e akıyordu. Ben ve yanımdakiler Bada Mavla’da Muzaffarabad’dan gerçekleştirilen ilk saldırıya katıldık. O cephede çarpışmalar yaklaşık iki ay sürdü. Havalar soğuduğunda güneydeki cepheye gönderildim. Burada da birkaç çatışma devam ediyordu. Benim gönderildiğim birliğin görevi Patankot’un (ve bu sayede Hinditan’ın geri kalanının) Cammu ile bağlantısını sağlayan yolu ele geçirip işgal ederek bloke etmekti. Maharaca Hindistan’la birleştiğinde Hindistan kuvvetleri isyanları bastırmaya ve buradaki yerel halkı geri püskürtmeye yardım etmek için gönderildi. Yolu işgal etme çabamıza devam ettik ama bazı yenilgiler yaşadık ve pek çok kişi öldürüldü. Fakat yenilsek de, karşı tarafın kayıp vermesini sağlamayı başardık.

Özgürlük hareketindeki en yoğun zamanımda tekrar Salima ile karşılaştım. Arkadaşlığımızı yenileme ve hatta evliliği düşünme konusunda memnun ve hevesliydi. Ailem zenginliğini kaybettiği için artık kimse evliliğimize karşı çıkamazdı. Ben de bunu istiyordum ama henüz değil. Milliyetçilik ateşine ve din gayretine kendi mutluluğumun peşinden gidemeyecek kadar çok kaptırmıştım. Ayrıldık ama bunun son görüşmemiz olacağından habersizdik.

Bir süre sonra Salima’nın köyüne gittim ama onu hasta olduğunu öğrendim. Onu görmeme izin verilmedi. Hastalığının düzeyini bilmediğim için kendim için belirlediğim yolda ilerlemeye kararlıydım. Onu görme konusunda ısrar etmeden köyden ayrıldım. Fakat bir ay içinde köye geri döndüğimde karşılaştığım görüntü tüylerimi ürpertti. Kalbim o kadar hızlı çarpmaya başladı ki göğsümün patlayacağını hissettim. Salima’nın ağabeyinin, ailesinin, akrabalarının yüzleri üzgün ve gözleri umutsuz bir şekilde bir yerden dönerken gördüm. Dehşete düştüm ve yüreğimi korku sardı. Salima’ya bir şey mi olmuştu? Ağabeyi olabilecek en kötü şeyi söyledi: "Salima bu sabah öldü. Şimdi onu toprağa vermekten geliyoruz." Yıkılmıştım.

Başımı kaldırdığımda güneşin battığını gördüm. Gökyüzü o kadar güzel bir şekilde parlıyordu ki. Gün neredeyse sonuna gelmişti ve Salima’nın yaşamı da sona ermişti. Kalbi kırık olduğu için mi ölmüştü, suçlu ben miydim? Keder ve pişmanlıkla dolmuştum. Kişisel mutluluğa giden kapı sonsuza dek kapanmış gibi görünüyordu. Sahip olabileceğim an değerli şeyi kaybetmiştim. Kırık bir yürekle savaşa devam etmek üzere birliğime geri döndüm. Üzüntümde boğulmamak için kendimi daha derin bir şekilde özgürlük hareketine verdim. Uğruna yaşayacağım tek şey bu gibiydi.

Komutanlarım, hareket için çok değerli olabilecek deneyim ve eğitimimi kısa bir sürede fark ettiler. Onlardan biri olmama karar verildi ve akşam yapılan bir törenle görevlendirildim. Bu gerilla savaşında her şeyi büyük bir gizlilik içinde yapmak gerekiyordu. Grup komutanı oldum ve diğer özgürlük savaşçılarını eğitme sorumluluğu verildi. Yavaş yavaş istihbarat işine geçmeye başladım.

Bir olayı çok iyi bir şekilde hatırlıyorum; bir operasyondaydık ve tamamlamak için iki günümüz vardı. Tepelerde istihbarat yapan üç kişiydik. Yiyeceğimiz bitti. Yediklerimiz temel olarak yağla pişirdiğimiz tatlı mısırdan oluşuyordu. Çok açtık. Yakınlarda Hinduların ölülerini yaktıkları bir yer vardı. Burasının hayaletli olduğu düşünülürdü ve Hinduların burada dolaşmaması gerekirdi. Ama ben hiçbir şeyden asla korkmazdım. Açlığımızı nasıl bastıracağımızı düşünürken aklıma çok iyi bir fikir geldiğini düşündüm. Uzakta, cenazenin odun yığınının tüttüğünü gördüm. Yakınlarda tatlı mısır tarlası vardı. Mısırlardan birkaç tane koparıp cenazenin odun yığınına yöneldim. Düşman bölgesindeydik ve kendi kendimize ateş yakamazdık çünkü yaksak dikkatleri üzerimize çekerdik. Mısırı odunların üzerindeki kor kömürlerin üzerinde kızarttım. Yanımdakiler kızarmış mısırla döndüğümü görünce memnun oldular ve bunu nasıl başardığımı sormaktan kendilerini alamadılar. Yedikten sonra istemeye istemeye anlattım. Tahmin edilebileceği gibi iğrendiler ve mide ağrılarından şikâyet etmeye başladılar. Öngörülebilir, psikolojik tepkileri beni eğlendirmişti!

Eylemlerimizde her türlü aldatmacayı yapıyorduk. Bir seferinde, Hindu bir Braman kılığına girdim ve Pakistan’dan gelen bir mülteci gibi davrandım. Hindistan’ın bölünmesinden sonra insanların yerlerinden edinmesiyle birlikte Pakistan veya Hindistan’dan mülteciler sık sık görülüyordu. Şüphe çekmeyeceğini biliyordum çünkü binlerce Hindu Pakistan’da sahip olduklarını bırakıp Hindistan’a gidiyordu. Görevim bu alanda Hindistan ordusunun gücünü ve kaynaklarını keşfetmekti. Sınıra vardığımda, ağlamaya başladım, ailemin nasıl öldürüldüğünü ve sahip olduklarımızın elimizden nasıl alındığını anlattım. Anlattıklarımdan çok etkilenip teselli ettiler ve yardım edeceklerini söylediler. Hayatıma tekrar başlayabilmem için bana ev ve eşyalar vereceklerini vaat ettiler. Rahatlamıştım; şimdilik her şey iyi gidiyordu. Ama sonra, maalesef, Hindu kutsal yazılarından bazı ayetleri söylememi istediler. Cammu’daki Hindu okulda bunları öğrendiğim için bunların birçoğunu biliyordum. Ama onların duymak istediklerini bilmiyordum. Oyun sona ermişti. Panik olmuştum, hızlı düşünmeme gerekiyordu. Kendimi merhametlerine bırakmaya karar verdim ve tekrar ağlamaya başladım. Mantraları tekrar edemeyecek kadar kafamın karışık ve bitkin olduğunu söyledim. Ama buna inanmadılar ve kuşkulandılar. Kim olduğumu keşfettikleri takdirde adamlarımın bazılarının da yakında olduğundan kuşkulanabilirlerdi.

Gerçekten Hindu olup olmadığını anlamaları zor olmazdı çünkü gerçek kimliğimin işaretini bedenimde taşıyordum. Her Müslüman erkek çocuğu gibi sünnet olmuştum. Ne olduğumu anlamaları için yapmaları gereken tek şey beni soymaktı. Dahası, giysilerimin içinde iki el bombası saklıydı. Üzerimi aramak için beni kenara aldılar ama ben kendimi ellerinden kurtarıp duvarın üzerinden atladım. Birinci el bombasını attım, on beş saniye bekledim ve sonra ikincisini attım. Her yer alevler içindeydi.

İnsan yaşamı ve mala bu şekilde zarar verilmesi sık sık rastlanan bir şeydi. Köylere girip, herkesi silah zoruyla evlerine göndermek, kapıları üzerlerine sıkıca kapatmak ve köyü ateşe vermek sık sık yaptığımız bir şeydi. Bu yaptıklarımızın insanlık dışı olduğununı farkında değildim. Sadece işimi yapıyordum ve yapılması gerekiyordu. Allah memnunsa, ben neden sorgulayacaktım ki?

Özgürlük savaşçılığı iki yıl devam etti. Bu sürenin sonunda, çocukken öğrendiğim değerleri hatırlamama yardım edecek belli olaylar olacaktı: Yaşamın kutsallığı ve başkaları için yaşamak. Bu idealler ortadan kalkmıştı ama tekrar ortaya çıkıp hayatımda öncelik kazanacaklardı. Ama henüz değil.

O bölgedeki bölüğün komutanı olarak, daha fazla baskın için toplantılar yapmaya başladım. Kuzeybatı sınırında, sayılarımızı artırmak için gönüllü olan Patanlar’dan sık sık yardım alıyorduk. Bu insanlar genellikle bulabileceğiniz en iyi insanlar değildi; Kaşmir’in özgürlüğü için savaşmaktan çok, kadınlar ve macerayla ilgiliydiler. Fakat onlarla planlarımızı tartışmak için benim bölgemde bir toplantı ayarladık. Toplantı zamanı yaklaşırken sokaklarda yürümeye başlarken birinin adımı çağırdığını duymak beni şaşırttı. Bir kadının zayıf sesiydi ama sesi tanıdım. Kullandığı isim sadece ailemin ve en yakın arkadaşlarımın kullandığı bir takma ismi, ‘Gama’ ismini kullanıyordu. Sesin geldiği yöne baktım ve demirli bir pencerenin arkasında durmuş bazı Hindu arkadaşların kız kardeşini, genç bir kızı gördüm. Neredeyse onu tanıyamayacaktım ama Hindistan’a sınırı güvenli bir şekilde geçebilmeleri için annemin evimizde iki ay boyunca sakladığı bir ailenin üyesi olduğunu hatırladım. ‘Südeş’in kız kardeşi misin?’ diye sordum. Evet, anlamında kafasını salladı. ‘Nasıl oluyor da buradasın?’ Bana anlatamayacak kadar utangaç ve mahcuptu. Ne kadar büyük bir sıkıntı içinde olduğunu görebildiğim için söylemesini rica ettim. Sonunda, korkunç deneyimini anlattı. On iki Patan sınırı geçip köyüne baskın düzenlemiş ve onu, her birinin kendisine tecavüz ettiği bu yere getirmişti. Dilim tutulmuştu. Neye tanıklık ediyordum? Bunlar dinle ilgili gayretin sonucu muydu? Kendi kendime seçtiğim bu yolda, ilk kez, yaptıklarım hakkında büyük bir soru işareti ortaya çıktı. Kuşku duymaya başladım. Bu küçük kıvılcımı söndürmek zordu. Şu anda, iyi bir şey yapmam gerekiyordu. Yaraları için ihtiyaç duyduklarını getirdim ve serbest bırakılması için etkimi kullandım. Onu anneme götürdüm o da yeterince iyileşene ve sınır ötesinde ailesiyle yeniden birleşmek için hazır olana kadar onu evinde misafir etti.

BEKLENMEDİK DÜŞMAN

Akıl dengem bozulmuştu. Artık kendimden emin değildim. Fakat devam etmem gerekiyordu. Tam ortasında duramazdım. Hindistan Başbakanı Pandit Nehru ve Pakistan Başbakanı Liaquat Ali Han arasında yapılan bir anlaşma yürürlüğe girmişti. Hindistan ordusu bu anlaşmadan yararlandı ve Kaşmir’deki konumunu güçlendirdi. Fakat Özgür Kaşmir Ordusundaki özgürlük savaşçılarının morali giderek bozuluyordu. Özgürlük savaşçılarının hareketi ve konuşlandırılması pek fazla düşünmeden ve planlama yapmadan gerçekleştiriliyordu. Sınırlı kaynaklarıyla neredeyse felçli hale gelen bu Müslüman savaşçılar sadece geceleri savaşabilir hale gelmişti.

Bir akşam bazı arkadaşlarımla birlikte bir köye girdik. Köy, Hindistan sınırından içeri girildikten sonra kısa bir mesafedeydi. Bu köyde hala bazı Müslüman olmayan kişilerin yaşadığını duymuştum. Köy muhtarı olan Numberdar’ı çağırdım ve böyle olup olmadığını sordum.

"Hindular yok efendim," diye yanıt verdi, "Ama bir Hıristiyan aile var."
"Hıristiyan mı? İsa’ya inananları mı kastediyorsun?’
‘Evet, sadece üç kişi."
"Evet, Müslüman değiller. Gelin. Bizi evlerine götürün biz icaplarına bakarız!"

Hayatımın bu döneminde Hıristiyanlık konusunda sahip olduğum anlayış ışığında bu bana son derece doğal gözüktü. Bir seferinde bir Maulana’ya (İslam’da yetkili bir öğretmen) kâfir, ‘gâvur veya imansız’ sözcüğünün açıklamasını sormuştum. Müslümanların iman ikrarı olan Kelime-i Şahadet’i tekrarlamayı reddeden herkesin gâvur olduğunu söylemişti. Kelime-i Şahadet iki temel ilkeden oluşur:

Allah’tan başka Tanrı yoktur. Muhammed onun elçisidir.

Her gerçek Müslüman’ın bu temel inanç bildirgesine inanması ve bunu ikrar etmesi gerekir. Bu nedenle, herkes için sadece iki seçenek vardır: Barış kapısı ve savaş kapısı. Kişi bu inanç bildirgesini kabul edip Muhammed’in öğretişlerine itaat etmediği sürece Allah’ın esenliğine ve korumasına sahip olamaz; savaşı ve sonuçlarını seçer.

Bunların hepsi basit ve açıktı. Ama sonra bir soru sordum. Maulana, Hıristiyanlar hakkında ne düşünüyordu? Yanıtı kafamı karıştırdı. Onlar da ‘Ehl-i Kitap’ dedi. Hıristiyanlar da Müslümanlar da tek Tanrı’ya ibadet ettiklerini iddia ediyorlar ve bir kitapta vahyini açıkladığına inanıyorlar. Hıristiyan için bu kitap, Eski ve Yeni Antlaşma’dan oluşur; Müslümanlar için ise Kuran. Müslümanlar, Mekke ve Medine’de yedinci yüzyılda Muhammed’e verilen vahiylerin Cebrail adlı bir melek tarafından verildiğine ve bunların cennette de eşleri olduğuna inanırlar. Tanrı’nın mesajını kendisinden önceki peygamberlere bildirisini özetlediğine ve Tanrı’nın insana son vahiyi olduğuna inanılır. Kuran’da, İsa’nın Tanrı’nın Oğlu olduğunu reddedilir ama tüm diğer peygamberler gibi bir peygamber olarak tanınır. Müslümanlar, Yahudi ve Hıristiyan Kutsal Yazıların geçersiz hale geldiğine ve Kuran’da Muhammed’e verilen vahyin bunların yerine aldığına inanırlar.

Fakat bana öyle geliyordu ki, Hıristiyanlar, ‘Ehl-i Kitap’ ise gâvurlar veya imansızlarla aynı sınıfa giremezlerdi. Fakat gâvur sözcüğü, keskin bir şekilde Müslüman İnanç Bildirgesini tekrarlamayan kişi anlamına geliyorsa, o zaman onlar da gâvurdu ve onlara karşı savaş da haklı sayılabilirdi. Maulana, bu çıkarımımı destekleyecek kadar ileri gitmedi, bunun bana yaptıracaklarını da onaylayamıyordu. Bu konuşma aydınlatıcı olmaktan çok kafa karıştırıcı olmuştu. Fakat benim için konu açıktı; ya gâvurdular ya da değildiler. Kelime-i Şahadet getirmedikleri için gâvurdular ve savaş için hazır olmalıydılar.

Aklımda bu düşüncelerle evlerine yöneldim. Duvarlarla çevrili bir avlu içinde küçük bir oda vardı ama kapısı içeriden kilitlenmişti. Kapıyı çaldık ve kapı açıldı.

"Hıristiyan mısınız?"
"Evet."
"Şu ana kadar Hıristiyan’dınız. Şimdi Müslüman olamaz mısınız?"

Yağ lambasının az ışığı altında tirtir titreyen iki orta yaşlı insan karşımda duruyordu. Birdenbire yatağın altından on yaşlarında bir kız çıkıp meydan okumama karşılık verirken onlar hala yanıt arıyorlardı.

"Hayır, Müslüman olamayız."
Gülmeye başladım ve nedenini sordum.
"Hiçbir neden dinimizi değiştirmemize neden olamaz," diye yanıt verdi.
"Aptal kız!" dedim, "Bu günlerde, hayatını kurtarmayı düşünmelisin ve hayatını kurtarmanın yolu bu." Kabul etmedi.
"‘Dünyanın sonuna dek sizinleyim’ diyen birine inanıyoruz ve bugün dahi bizimle olduğuna inanıyoruz."

Artık sabrımı korumam zorlaşıyordu. Bu dik başlılıktan rahatsız oldum ve hemen bir karar verdim. "Tamam," dedim. "Bu iki yaşlı insanın hayatına son verelim ve seni bizimle kampa götürüp Hindistan’dan Müslüman bir kızla değiş tokuş edelim." Ne var ki, on yaşındaki bu küçük kız benim korkutmama pabuç bırakmayacaktı.

"Ne istersen yap ama bir tek ricamız var," diye ısrar etti.
"Nedir?"
"Hayatlarımızı bağışlamanı istemeyeceğiz ama bize bu vaadi verenin yardıma koşması için dua edebilmemiz için bize birkaç dakika ver," dedi güvenle. Gözlerinde hiç korku yoktu.
"Aptal kız! Artık hiçbir tanrı bugün kimseyi kurtarmıyor. Sınırın Hindistan tarafında kimse Müslümanları kurtarmadı ve bu taraftaki Hinduları hiçbir tanrı kurtarmadı. Orada Fort Haptal’daki tapınağı ve birkaç saat içinde nasıl yerle bir ettiğimizi görmedin mi?" Bunu, onu korkutmak için söylüyordum.
"Birkaç dakika ver bize lütfen," diye ısrar etti.
"Evet, evet. Duanızı edin," diye yanıt verdim ve alaycı bir şekilde ekledim, "Bakın bakalım dua ederek atom bombası atabilir misiniz?"

Kız ve diğer ikisi dizlerinin üzerine çöktüler. Ne dediklerini duymadım ama kızın yanaklarından gözyaşlarının aktığını ve dudaklarının hareket ettiğini gördüm. Sonra sessizlik üçünün birlikte şu sözleri söylemesiyle bozuldu: "İsa Mesih adında. Âmin."

Âmin kelimesi söylendiğinde, yerden parlak bir ışık ortaya çıktı ve onları görmemizi engelledi. Ölümcül yangınlar ve patlayıcıların alevleriyle oyuncak gibi oynamış olsam da hayatımda hiç bu kadar parlak ve korkutucu bir ışık görmemiştim. Eşi benzeri yoktu, sözlerle anlatılamaz dünya ötesi bir ışıktı.

Yavaş yavaş bu ışık bana yaklaştı ve panik olmaya başladım. Bana doğru gelip beni yakacak gibi görünüyordu. Terlemeye ve aşırı tükürük üretmeye başladım. Dokuz yaşımdan beri ilk kez, korkuyordum – gerçek, tüyler ürperten korku! Ne yapacağımı bilemedim. Aniden, aklımda bu zavallı insanlardan özür dilemem ve bağışlamalarını isteme düşüncesi oluştu; böylece korku için ve titreyerek şöyle dedim, "Lütfen beni bağışlayın." Beni bağışlamalarını neden istediğim hakkında hiçbir fikrim yoktu ama benim tanık olduğumdan çok daha büyük bir kuvvetle temas halinde oldukları açıktı. Belki de ben de ‘ondan’ bağışlama istemeliydim. Neyse, şu sözleri duydum, ‘Seni İsa Mesih adında bağışlıyoruz."

Bu cümle söylenir söylenmez ışık duvarı kalktı. Yine daha karşımızda duruyorlardı, huzurlu ve sakin, ne söylersem yapmaya hazır bir şekilde. Artık orada kalamazdık. Hinduların terk edilmiş evlerinden çaldığımız mücevherler vardı yanımızda. Onlara birkaç tanesini bırakıp ayrıldık. Onlara verdiğimiz sıkıntı nedeniyle onlara en azından bunu borçlu olduğumuzu düşündük.

Odama döndükten sonra uyuyamadım. Kulaklarımda İsa Mesih ismi çınlayıp duruyordu, tekrar tekrar aklıma saldırıyordu. İsa Mesih adı zorla karşıma çıktıktan sonra bu isimle sahip olduğum önceki deneyimlerimi hatırladım. Japon bombalarından beni ve arkadaşlarımı koruyan Baxter’in ‘Rab İsa’sıydı’. Baxter'in iddiası doğruysa – ve hayatlarımızın korunmasının tek açıklamasının bu olduğunu hepimiz kabul ettik – o zaman hayatımı O’na borçluydum. Ama O’nu kişisel olarak tanımıyordum, aynı şekilde O’nun hakkında da fazla bir şey bilmiyordum. Tanımadığım birine nasıl minnettarlığımı gösterebilirdim? Ama yapmam gerekiyordu çünkü hayatımı kurtarmıştı.

Sonra, Amber ve Mary’nin güvendikleri ve uğruna yaralarına bakarak çaresiz bir genç adamı kurtardıkları, ‘İsa Mesih’i’ vardı. Bu Rab İsa sadece benim hayatımı kurtarmakla kalmadı aynı zamanda yaralı ve çaresiz olduğumda öğrencilerinin bana bakmasını da sağladı. Bunu neden benim için yapsın ki? O’na bağlı değildim. Kendisini izleyenlerden nasıl bir yaşam biçimi beklediğini bilmiyordum, bu yolu izlemiyordum da. Gerçek bir Müslüman olarak, İslam’ın yasasını izliyordum. İsa Mesih’e ait değildim.

Philip'in "İsa Mesih"i büyük fedakârlıklar yapması için ona kuvvet veriyordu. Ben de fedakârlık yapmıştım, Salima’yla kişisel mutluluk şansını bırakmıştım ve Cihatta Allah’ı memnun etme arzum nedeniyle onu sonsuza dek kaybetmiştim. Ama Allah’la kişisel bir ilişkim olduğunu hissetmiyordum, bana herhangi bir şeyi yapmak üzere cesaret verdiğini de hissetmiyordum. Kendi kaynaklarım ve yaratıcılığıma güveniyordum.

Tüm deneyimlerim arasında en etkileyicisi küçük kızın ‘İsa Mesih’i idi. Tam da doğru anda gelip onu kurtarmıştı. Vaatlerini tutandı. Japon bombalaması sırasında birliğimizin kurtarması konusunda kuşkularım olabilse de, bu konuda kesinlikle kuşkum olamazdı. Korumasına kendi gözlerimle tanıklık etmiştim. Bu gerçekten kaçamazdım. Bu ‘Rab İsa’ gittiğim her yerde gibiydi. İnanılmaz bir şekilde aileden beni bağışlamalarını istemiştim; daha önce hiç böyle bir şey yapmamıştım. Onları öldürmeyi düşünerek yanlış bir şey yaptığımı fark etmiş miydim? Tüm hayatım, günahlı ve içgüdüsel olarak doğru olduğunu bildiğim şeye bilerek itaatsizlik ettiğim bir hayat mıydı? Onlar da beni ‘İsa Mesih’ adında bağışlamışlardı.

Aniden, bütün bu deneyimlerde bir kalıp görmeye başladım. Bunlar bir araya geldiklerinde mükemmel bir kolye meydana getiren dağılmış inciler gibiydi. Ölümden kurtarılmış, bakılmış ve O’nun adında bağışlanmış olanların yaşamlarında İsa Mesih’in fedakâr ölümünün etkisi gösterilmişti. Bir şey için ayrılıyor muydum? Öyleyse, ne için?

Bu gibi acı verici ve peşimi bırakmayan düşünceler bana huzur vermiyordu. Dikkatimi çekmeye çalışıyorlardı. Fakat başka düşünceler ve adanmışlıklar ortaya çıkaracak kadar kuvvetli değillerdi. Hala derin bir şekilde özgürlük hareketinin bir parçasıydım. Silahlarımı bırakıp oradan gitmem o kadar kolay değildi. Kendimi verebileceğim başka bir şey yoktu. Gayretim azalmış olsa da, hala etkinliklerime devam ediyordum.

Bir gece, birliğim Cammu bölgesinin içindeki bir köye başarılı bir saldırı gerçekleştirdi ve köyü ateşe verdi. Kente giden yol üzerinde bir tarlanın köşesinde yalnız başıma duruyordum. Köyde ölen ve yanan insanların çığlıklarını ve bağrışmalarını duyuyordum. Bu yöne doğru kaçmaya çalışanları mermilerimle karşılamak için bekliyordum.

Alevlerin arasında yaşlı bir kadın göründü; taşıdığı bir şeyden duman ve ateşi uzak tutmaya çalışıyordu. Omzunda bir bebek taşıyordu. Mermi harcamanın boş olacağını düşündüm; tabancamın kabzasıyla hafif bir vuruş hem kadını hem de çocuğunu bitirmeye yeterdi. Ona karşı yaklaştığımda çocuğu ayaklarıma doğru yere indirdi ve şöyle dedi: "Öldür! Hadi, öldür! Bu çocuk Hindu. Sizin tanrınız insanları öldürmeyi seviyor, o zaman öldür!"

Elim havada kaldı ve duraksadım, çok şaşırmıştım. Aramızda herhangi bir iletişim olmadan ve gerçekten ne olup bittiği hakkında düşünmeden onları öldürmek başka bir şeydi. Böylesine doğrudan bir şekilde onlarla karşılaşmak ve yapacaklarım konusunda bu şekilde meydan okunması taşıyabileceğimden fazlasıydı. Açık duraksamam karşısında kadın öne geldi ve doğrudan gözlerime bakarak cesaretle şöyle sordu, "Oğlum, çocukların var mı?"

"Hayır, anne. Ama ağabeylerimin var." (Yaşlılara karşı saygımı yitirmemiştim, bu nedenle ona ‘anne’ dedim.)

"Bu çocukları yağmurlu mevsimlerde çamurdan evler yaparken izledin mi?"

"Evet, anne, ben de çamurdan at, öküz veya ev yapardım."

Konuşma giderek beni zayıflatıyordu. Ne kadar akıllıydı, bu şekilde beni konuşmaya devam ettiriyordu. Şöyle devam etti: "Peki birileri bu çamurdan ev veya oyuncakları yıktığında nasıl hissettin?"

"Çok mutsuz oldum anne," diye yanıt verdim saf saf.

"O zaman oğlum. Bir hayal et, Tanrı bu küçük canın bedenini iyiliğini göstermek için elleriyle yaptı. Biri senin yaptığın bir şeyi bozduğunda nasıl bozuldunsa, Tanrı’nın bu yaptıkların hakkında ne düşündüğünü düşünüyorsun? Tanrı bu kadar zayıf mı ki, gâvurları öldürmek için senin yardımına ihtiyacı olsun? Tanrı birini veya bir şeyi sevmiyorsa kendisi buna bir son verebilir."

Bu sözler aklıma ve başıma bir balyoz gibi indi ve şöyle bağırdım: "Bu kadar yeter anne! Bu günden sonra bu eller artık bu din adında kimseye kalkmayacak. Ne kadar kötü olduğumu görmemi sağladın. Buna bir son vereceğim. Sevgili ana, lütfen benim için dua et çünkü artık kayıp olduğumu biliyorum."

Yüreğimin derinliklerinde haklı olduğunu fark ettim. Karıştığım eylemlerle ilgili sahip olmaya başladığım kuşkuların doruk noktasına ulaşmasına neden olmuştu. Bu savaşta yer alma kararlılığım zaten oldukça zayıflamıştı. Artık sonunda, devam edemeyecek bir hale gelmiştim. Tamamıyla kırılmıştım. Emrimdeki gruba çekilme emri verdim. Adamlar deli ya da çılgın olduğumu düşündüler ve söylenmeye başladılar. Yaptığım şey hiç de benim yapacağım bir şey değildi, kafaları karışmıştı. Yine de itaat ettiler.

O gece, seçtiğim şiddet yolunu düşündüm. Gördüklerim, benim gibi biri için gidecek tek yerin cehennemde sonsuz ceza olduğunu hissetmeme neden oldu çünkü kendi ellerimle Tanrı’ya ait olanı öldürmüştüm. Yüce Tanrı tüm evreni var etmişti ve ben O’nun soylu yaratılışını mahvetmiştim. Ama eylemlerim için tam sorumluluk kabul etmiyordum. Tabii ki ben din öğretmenlerime teslim olmuştum. Ama eğer bütün bu kan dökülmesinden ben sorumlu değilsem kim sorumluydu? Tanrı mı?

Bu düşüncelerin verdiği ızdırapla hayatıma bu şekilde devam edemeyeceğim sonucuna vardım. Gâvurları öldürerek Allah’ı memnun ettiğimi artık düşünmüyordum. Buradan çıkmalıydım. Benim için açık olan tek yol istifaydı. Ama bunun sonuçlarını düşünmeden edemiyordum. Sadece yapılması gerektiğini biliyordum. Komutanımıza gidip özgürlük hareketinden istifa edip edemeyeceğimi sordum. Yüzünde şaşırmış bir ifadeyle bana inanamıyordu. ‘Neden, istifa mı etmek istiyorsun?’ diye sordu. Kendisine hikâyenin tümünü anlatmaya cesaret edemedim. Anlatacaklarım ona başka bir dünyadan olaylar gibi gelebilirdi. Her durumda, bu aşamada kimseye ne düşündüğümü anlatamazdım. Kendim için bile henüz çözümleyecek zamanım olmamıştı bu nedenle harekete bağlı olmadığımı söyledim. Maaş almadığım için benim üzerimde hak iddia edemeyeceklerini söyledim. Özgür irademle katılmıştım ve şimdi de özgür bir şekilde ayrılmak istiyordum. Benimle tartışmanın ve kalmaya devam etmem için ikna etmeye çalışmanın boş olduğunu fark etti. İstifamı yazılı olarak istedi. Bu da, düşüncelerimi tutarlı bir şekilde yazma fırsatı verdi. İstifa etmemin nedenlerini elimden gelen en iyi şekilde açıklayabilmek için dört sayfa yazdım. Bunları sabırla ve dikkatle okudu. Bazı belirsiz sözler kullanarak benim hakkımda ne düşündüğünü söyledi. Delirdiğimi söyledi. Düşüncesi için teşekkür ettim ve delirdiğim için mutlu olduğumu söyledim. Beynimdeki bu zayıflık sayesinde gerçek ışık içeri giriyordu. Sonunda kendime geliyordum. Komutanın kafası karışmıştı ama bana başka bir iş önerdi, ben de kabul ettim – Hindistan’a kaçan Hintlilerin geride bıraktıkları taşınabilir malları toplamak. Yanımda Müslüman Ulusal Muhafızları’ndan başka gönüllüler ve dini bir rehber de vardı.

Bu iş tekrar ailemle bir araya gelmemi sağladı. Bir gün yemek için eve vardım, ağabeyim Hacı Khuda Bakhş, yanımda çok güzel bir örtü olduğunu gördü ve nereden bulduğumu sordu. Hintlilerin evlerinde el koyduğumuz mallar arasından aldığımı söyledim. Ağabeyim elimden alıp ateşe attı. ‘Bu örtüyü alarak kendine ve bize utanç getirdin,’ diye bağırdı öfkeyle. "Artık bizim evimizde kalacaksın ve şu andan itibaren mal yağmalamayla ilgili bu işe devam etmeyeceksin! Duyuyor musun beni?"

Şaşırmıştım. Olağanüstü bir şey yapmıyordum. Hocalarımız bile terk edilmiş malları alıp kullanmayı ahlaksız bir şey olarak görmüyorlardı ya da bunu kendilerinden aşağı bir şey gibi görüyorlardı. Bir Maulviyi hatırlıyorum. Hindulara ait toprak fırınları alıp kendi evine koymuştu. (Maulviler din öğretmenlerimizdi.) Bu adamı ailecek çok iyi tanıyorduk. Kuzey Hindistan’da Müslüman din önderlerini yetiştiren iki okula, Deoband ve Bulandşar’a gittiği sırada babam ailesine parasal olarak destek olmuştu. Yakında bir Hint köyünde yerlerinden edilmişlere ait büyük bir evi dahi ele geçirmeyi başardı. Bir gün, bir bölge yetkilisinin önünde kendisinin Hindistan’dan bir mülteci olduğunu iddia ettiğini görmüştüm! Hindistan’da ekili büyük miktarda arazisini geride bıraktığını ve bunlar için tazminat istediğini belirten bir form doldurdu.

Pek çok hırsızın lider gibi giyindiğini gördüm. Kendimi veya onurumu kurtarmalı mıydım? Fakat burada ağabeyim, benim basit örtüm için öfkeye kapılmıştı. Kimin örneğine güvenmeliydim? Yine, kafam karışıktı, hayal kırıklığına uğramıştım ve işsizdim. Hayatımla ne yapacaktım?

KÖŞEYE SIKIŞTIRILMIŞ VE ELE GEÇİRİLMİŞ

Kaderimi belirleyen o gece de yaşlı kadınla karşılaşmam artık insan hayatı almamak için ant içmeme neden olmuştu. Bu sözü tutma kararlılığımla özgürlük hareketinden istifa ettim. Hava Kuvvetleri’nden ayrıldıktan sonra Allah’ı memnun etme arzum özgür Kaşmir için savaş hareketine katılmaya yöneltmişti beni. O zamanlar hayatımın bir anlamı ve amacı var gibi görünüyordu. Ama artık, ne dini gayretim ne de siyasal coşkum hayal gücümü ateşliyordu. Aksine, ne tür olursa olsun veya ne amaçla başlarsa başlasın savaşın zulmü ve kötülükleri bana korkunç geliyordu. Bir kere daha, yolumda durmuştum. Kavşaktaydım ve hangi yöne döneceğimi bilmiyordum.

Boşluk yerine, kuşku ve korkularla doluydum. Özellikle bir korku hiç peşimi bırakmıyordu – ölmek ve cehenneme gitmek. Kendim için başka bir kader göremiyordum. Ölüm bana çok gerçek görünüyordu. O anda ölecek olsam bana ne olacağını düşündüm. Dokuz yaşımdan beri çok nadiren korku duyan ben, birçok zaman ölüme yaklaşan ben korkunun demir kıskacına yakalanmıştım—hak ettiğimi düşündüğüm şeyden korkuyordum. Ancak cehennemi hak ettiğimi düşünüyordum.

Kuşkular kafamın daha da fazla karışmasına neden oldu. Ya Tanrı yoksa? O zaman olduğum ve yaptığım şeyler için cezalandırılamazdım. O zaman cehennem korkusu olmaz. Çevremde ölüme ve insan hayatının mahvına tanıklık etmiştim. Tanrı bütün bunların içinde olamazdı. Ama vicdanımın sesi susmuyordu. Yetki ve inançla şöyle diyerek bağırıyordu, "Gerçekten Tanrı var." Evrenin varlığı bunun kökeninde birinin olduğunu düşünmem için benim için yeterli kanıttı. Öyle olmasaydı, Tanrı yaratılışına yakından ilgiliydi ve dünya perişan ve gösterişsizdi. Ama bunun böyle olmadığını biliyordum; doğanın güzelliği inkâr edilemez bir tanıktı.

Bu dünyayı ve tüm güzelliğini yaratan bir Tanrı olduğunu kabul etsem de, kendisinin yaptıklarının yok edilmesine neden izin verdiğini merak ediyordum. Allah’ın gâvurların ve imansızların öldürülmesinden memnun olduğuna inanan din liderlerine inanmıştım ve onlar tarafından teşvik edilmiştim. Ama her şeyi O yarattıysa bu nasıl olabilirdi? Kuşkusuz, onların bağlılığını kazansa daha iyi olurdu!

Belki de Tanrı, insanların özgür iradelerini kötüye kullanmalarından sorumlu değildi. Belki de insanların öldürülmesinden memnuniyetsizlik duyuyordu. Ama nihai olarak Tanrı sorumlu olmalı diye düşündüm çünkü insana başlangıçta özgür iradeyi veren kendisiydi. Gâvurları öldürdüğümde bana bunun için ilahi bir buyruk verildiğini hissediyordum. Eğer Tanrı bu durumdan hoşnut değildiyse, o zaman kolayca irademi kendi amaçları için etkileyebilirdi. Dindar bir Müslüman olarak camiden gelen Cihat’a katılma çağrısına olumlu bir şekilde karşılık vererek doğru bir şekilde davrandığıma inanıyordum. Boyun eğmiştim; ne de olsa İslam, ‘boyun eğmek’ demekti. Bu nedenle yaptığım her şey için sorumlu tutulamazdım ve eğer sorumlu değilsem o zaman suç hissetmem veya cehennemi hak etmem için bir neden yoktu. Eğer suçlu değilsem, o zaman tövbe etmeye gerek yoktu. Belki de tamamıyla yanılıyordum. Belki de, özgür irademi, kendi vicdanımın mahkûm edeceği şeyleri yapmayacak şekilde kullanmalıydım. Eğer vicdanım beni mahkûm ettiyse ve Tanrı varsa, o zaman kesinlikle vicdanımdan daha büyük olmalıdır.

Bu konuda düşündükçe kafam bir o kadar karışmaya ve giderek umutsuzlanmaya başladım. Aklım bu eziyet eden düşüncelerle karmakarışıktı. Tamamıyla yanıltılmış biri gibi hissettim. Hayatımda bir ışık belirtisi dahi yoktu. Ne var ki, zihinsel olarak bu gibi sorularla uğraşacak durumda değildim. Aklım geceleri uyuyamayacağım kadar karışıktı. Bazen yatağımda uzanıp düşünürdüm; uyku ancak zihinsel olarak bitkin düştükten sonra gelirdi. Belki de yanıt bulmaya çalışmaya bir son vermeliydim. Belki de dinlerin hepsi, sıradan insanları yetersiz hissettirmek isteyen insanların uydurmalarıydı.

Eziyet içindeki aklım düşüncelerle yarış halindeydi ve teselli bulamıyordum. Bir yanıt olmalıydı. Bulmam gerekiyordu. Bu sorulara yanıt gerekiyordu ve yanıt bulamadım. Uyku ve yemeğin benim için bir anlamı yoktu. Bir keresinde on yedi gün ve gece yemek yemeden geçirdim. İçimdeki hengâme kendi davranışım ve çevremdekilerin davranışları nedeniyle daha da ağırlaştı. Huzursuz ve anlaşması zor bir insan haline geldim. Artık arkadaşlarım benimle birlikte olmaya çalışmıyorlardı. Tüm dinleri eleştiriyordum ve değerlerini küçümsüyordum. Bizim Müslüman din liderlerinin tavsiyelerini tamamıyla reddediyordum. İnsanlar benim delirmiş olabileceğimi söylemeye başladılar. Cinayetlerin aklımı kaçırmama neden olmuş olacağını düşünüyorlardı. İnsanları sevmeyen ben miyim yoksa insanlar mı beni sevmiyorlardı, emin değildim. Belki de ikisi de doğruydu.

Kendi aileme bile yabancılaşmıştım. Ailede kimse benimle konuşmaktan hoşlanmıyordu. Neler olduğunu anlayamıyorlardı ve kendilerini oldukça çaresiz hissediyorlardı. Bu gibi umutsuzluk genellikle acılığa dönüşebilirdi. Zavallı annem bunlardan çok büyük üzüntü duyuyordu. "Oğlum, bana sorunun ne olduğunu söyle de sana yardım edeyim,’ diye yalvardı. Ama kimse bana yardım edemezdi. Kendi neden olduğum sefaletim nedeniyle sıkıntıdaydım ve bu konuda yapacak bir şey yoktu. Rahatsız edici düşünceler ve zor sorulardan oluşan sonsuz spiralde kilitli kalmıştım.

Kısa bir süre için, hayatımın tümünün boş ve anlamsız olmadığı düşüncesine kapıldığım karanlığıma küçük bir ışık girerdi. Tanrı vardı. Dünyanın etkileyici düzeni denetleyen büyük bir güç olduğunu gösteriyordu. Dünya, insan ve yaratılışın geri kalanı bu güce bir şekilde hesap verme durumundaydı. İnsan sonuçlarını düşünmeden istediği her şeyi yapamaz; aynı şekilde rastlantısal kuvvetlerden oluşan bir dünyaya, kaderin hükmettiklerine de bağlı değildir. Bu gücü veya Tanrı’yla barış yapma konusunda giderek daha fazla kararlı hale geliyordum. Ben de kendi akıl sağlım için korkmaya başlıyordum. Beni sevenlerden ve benim sevdiklerimden uzaktım.

Mayıs 1949’un başlarında evden sessiz bir şekilde ayrıldım. Tek bir arzum vardı – huzur bulmak. Aileme veda bile etmedim.

Arayışım dürüst bir şekilde başladı ama Hıristiyanlığa yönelmedim. Aradığım huzurun görünür şekilde var olduğu insanlarla karşılaşmıştım ama bu yöne bakmak için çaba harcamadım. Hala Müslüman’dım ve bir yana atmadan önce İslam’ı daha dikkatli bir şekilde incelemeye kararlıydım. İnsan hayatta pek çok şeyi reddedebilirdi ama dinini güçlü nedenler olmadan reddetmek saçmalık gibi geliyordu. Bu din, özellikle İslam olduğunda durum daha da zordu çünkü İslam insanın yaşamının bütünüyle Allah’a adamasını gerektirir. Birinci temel ilkeyi kabul etme konusunda kuşkum veya çekincem yoktu: "Allah dışında tanrı yoktur." İslam’ın görkemli bir şekilde ilan ettiği gibi benim için sadece tek bir Tanrı olabilirdi. Bu inancın ne kadar önemli olduğu, içinden çıktığı dini geçmişe bakıldığında görülebilir. Araplar çok tanrılıydı, Kâbe’de 360 putları vardı. Burası Mekke’de duvarlarındaki işlemeli siyah göktaşı nedeniyle Arapların büyük önem verdiği bir mabettir. Muhammed Allah’ı tek tanrı olarak belirledi ve çoktanrıcılığı bıraktı. Bu inancı benimsemek soylu bir gerçeği benimsemekti; ama İslam artık gözümden düşmüştü. İstediğim şeyi bana gerçekten sağlayabilir miydi?

Bizim din hocalarımıza göre Allah müritlerinin kâfirlere karşı Cihat veya Kutsal Savaş’a girişmelerini buyurur. Şu anda içinde bulunduğum umutsuzluk durumuna beni getiren şey de bu kutsal savaşa katılmam olmuştu. Daha derine indim ve İslam’ın, dünyadayken sevap işlersem ölümden sonra bağışlanmayı umut edebileceğimi öğrettiğini öğrendim. Ama şimdi bağışlanma istiyordum, huzur ve barışı bu hayatta istiyordum. Ölümümden sonra artık çok geç olacaktı. Yaşamımın geri kalanını sadece ölümden sonra bağışlanabileceğimi umut ederek yaşamak beni tatmin etmeye ve beni içinde bulunduğum zor durumdan kurtarmaya yetmiyordu. Buna ek olarak, Maulvilere saygı duymak ve onları dinlemek konusunda zorlanıyordum. Babamın sözlerini hatırladım: "Dinle oğlum, Maulvilerin çoğunluğu ahlaksız insanlardır. Söylediklerine kulak ver ama onları örnek alma. Sufi Mansur’u öldürdükleri gibi masum insanları ölüme gönderiyorlar. Tabii ki onlara saygı duy ama onlara güvenme. Eğer mümkünse, onları evden olabildiğince uzak tut."

Babamın, camiye Müslümanların, cemaat olarak kimliklerini pekiştirmek için, birlikte namaz kılmak için camiye gittikleri Cuma gününde gitmeyi bırakmasının nedeni de doğrudan hocaların pak olmayan yaşamlarıydı.

Babamın sözünü ettiği ve büyük hayranlık duyduğu Sufi Mansur onuncu yüzyılda yaşamıştı. Bağdat’ta zalim bir şekilde öldürüldü. Ortodoks Müslümanlara göre Tanrı’ya küfreden bir sapkındı. En-el Hak veya ‘Ben gerçeğim’ derdi. Kişisel olarak kendini tanrılaştırma doktriniydi. Sufilikte en yüksek noktaya—Tanrı’yla mükemmel birlik- ulaşmıştı. Fakat Ortodoks Müslümanlıkta nihai gerçeklik olan Tanrı ve yaratılmış insan arasındaki ayrımın herhangi bir şekilde belirsizleştirilmesi kabul edilemez. Kendisini sufi olarak tanımlayan babam büyük olasılıkla hiçbir zaman bu sorunu göremedi. Ona göre Tanrı ve insan arasındaki ilişki hakkında anlayışı bu Fars ayetlerinin sözleri ifade ediyor:

“Tanrı insanları hiçbir zaman tam olarak Tanrı olamaz ama Tanrı’dan da hiçbir zaman ayrı değildirler.”

Babamın sözleri ve düşünceleri üzerinde düşündükçe, fark ettim ki, ben de onun gibi sufi olabilirdim. Belki de bu şekilde aradığım huzuru bulabilirdim. Daha önce söylediğim gibi, sekizinci veya dokuzuncu yüzyılında İslam dünyasında, derin derin düşünmenin huzurunu arayan dua adamlarına Sufi denirdi. Birçok açıdan, Orta Doğu’ya giren Hıristiyan rahiplere benzerlerdi. Sufiler için İslam’da insan davranışlarıyla ilgili dışsal kurallara itaat ikinci sıradaydı. Birinci öncelik, insan yüreğinin sevgi Tanrısına saygılı karşılığıydı. Tanrı’nın doğrudan deneyim edilebileceğine inandılar. Ben de bunun her şeyden çok istediğim şey olduğunu düşünüyordum.

Yardıma ihtiyaç duyduğum benim için açık bir hal almaya başladı. Tek başıma arayışım beni hiçbir yere götürmüyordu. Sonuç olarak, çeşitli türbelerde uzun geceler ve birçok ‘kutsal adamla’ vakit geçirdim. Fakat ne kadar bu ‘kutsal’ veya ‘tanrısal’ adamlarla vakit geçirmeye çalışsam o kadar hayal kırıklığına uğruyordum. Belki de bu beni kuşkucu yapan askeri eğitimimden kaynaklanıyordu. Bu adamların yaşamını ne zaman dikkatli bir şekilde düşünsem, ilahi gerçeği aradıklarını söyledikleri halde her zaman yanılmış oldukları açıkça görünüyordu. O kadar korkunç işler içinde gördüm ki onları bunları anlatmaya bile utanıyordum. Buna karşılık pir veya mürşitlerin (Sufi ruhsal önderler) yaşam biçimlerini düşündüğümde yine canım sıkılıyordu. Köylü işçileri açken, yetiştirme amaçlı olarak Rusya’dan köpek ithal etmek gibi boş işlerle uğraşıyorlardı. Bu pirlerin tarlalarında çalışanlar çocuklarını besleyemiyordu ama değerli köpeklere her gün iki kez taze et veriliyordu. Böylesi ahlaki yozlaşmayı düşündükçe zihnim donakalıyordu.

Fakat hemen vazgeçmedim. Tanrı’yla ilgili mistik bir bilinç düzeyine ulaşmak için uyuşturucu, müzik ve dansı kullanan bir grup Müslüman öğrenciye katılacak kadar ileri gittim. Fakat bu da boş bir şey oldu ve hiçbir şey kazanmadım, aksine daha da fazla kafam karıştı. Arayışım tamamıyla yanılgıyla sonuçlandı. Umutsuzluğum içinde Kuran’daki açılış sözlerini hatırladım:

“Bizi doğru yola, kendilerine nimet verdiklerinin yoluna ilet; gazaba uğrayanlarınkine ve sapıklarınkine değil.” (Fatiha 1:6-7)

‘Doğru yol’ (Sırat), genellikle Müslüman inancı olarak anlaşılır. Bu isim aynı zamanda, Müslümanların, Cehennemin ağzı üzerinde yer aldığına inandığı çok dar bir köprünün de adıdır. İyi Müslümanlar güvenli bir şekilde karşıya geçebilecek ama diğerleri alevlerin içine düşecek.

İnsanlar tarafından yapılmış tüm inançlara olan güvenimi kaybetmiş olarak kendi cehennemimden kaçmanın ve kurtulmanın bir şekilde bir yolu olması gerektiğini düşündüm. Tanrı’dan bana bu yolu bu hayatta göstermesini istedim. Sabahları erken kalkıp Tanrı’dan beni yönlendirmesini içtenlikle istemeye başlamıştım. Varlığımın ta derinlerinden ruhsal yardım için yakarıyordum:

"Yüce Rabbim! Senin Varlığını inkâr etmek olanaksız. Her bir damarım ve dokum Senin görkeminin bir görünümüdür. Yaratılışın tümü Senin varlığının yoğunlaştırılmasıdır. Senin varlığını kabul ediyordum. Canım Senin varlığını doğruluyor. Beni ve tüm insanları yarattığını da kabul ediyorum. Değersiz din önderlerini örnek alarak ve yıkıcı öğretişlerini izleyerek Senin yarattıklarını ezdim. Kötü işlerim, payımın cehennem olduğunu bana gösteriyor, çünkü Efendim Sen tüm günahkârları yargılayacaksın. Bu dünyada herhangi bir dine veya inanca güvenmiyorum. Rabbim, bana doğru yolu göster. Cehenneme gitmek istemiyorum. Bana doğru yolu göster ki, Seni göreyim. Sıkıntı içindeyim, Efendim. Huzur arıyorum ama bulamıyorum. Bana yardım et Rab. Günahımın bilincinde olmam beni bıçak gibi kesiyor. Tanrım bana merhamet et. Âmin".

Tarihi hatırlamıyorum ama saat sabah üç veya dörttü ve ben her zamanki dualarımı ediyordum. Acı acı ağlıyordum ve çok umutsuzluğa kapılmıştım. Bu duayı ettiğim zaman bir tren istasyonunun bekleme odasındaydım. Birdenbire, sanki biri bana gelip, sevgi dolu elini omzuma koyup şöyle dedi, "Lütfum sana yeter!"

"Lütfum sana yeter!"

Bu cümle üç kez tekrar edildi ve sonra sanki vücudumdan elektrik geçmiş gibi hissettim. Zihnim üzerindeki ağırlık anında kalkmıştı. Sanki canlandırıcı ve coşturucu yoğun bir sevinç beklenmedik bir şekilde bana galip gelmişti. Kendimi yukarı kaldırılmış hissettim ve ancak Tanrı’yla birlik diye adlandırabileceğim bir şeyi deneyim ettim. Bağışlama ve barıştırma hissi o kadar gerçekti. Tanrı’dan gelen bu sözleri büyük bir sevinçle tekrar ettim. Daha önce hiç böylesi bir mutluluk ve sevinç yaşamamıştım. Gerçekten de ‘Göksel’di."

Uzandığım bankın yakınlarında temizlik yapan tren yolu çalışanı, sevincimi fark ettiğinde durdu ve Hıristiyan olup olmadığımı sordu. Hayır, anlamında kafamı salladığımda çok şaşırdı ve şöyle dedi, "O zaman neden sürekli olarak ‘Benim lütfun sana yeter’ deyip duruyorsun?’ ‘Bu sözleri neden tekrarladığımı bilmiyorum. Tek bildiğim bunları birinin şimdi söylediği ve bana üzerinde bütün yaptığım kötülüklerin yazılı olduğu bir levha gösterdiği. Ama elini üzerlerinden geçirerek, bu levhaları sildi. O andan itibaren kendimi yeni bir insan gibi hissediyorum. Ruhumun üzerinde ağırlık tamamıyla kaldırıldı. Yüreğim ezgi söylemek istiyor," diye karşılık verdim.

"Bu, Rab. Bu kurtuluş için şükretmelisin oğlum,’ dedi. "Sana gelen Rab İsa Mesih’ti. Bu sözleri Elçi Pavlus’a söyledi. Tam olarak nerede olduğunu hatırlamıyorum ama kutsal Yeni Antlaşma’da olduğunu biliyorum. Rab İsa şimdi O’nun kulu olmanı istiyor."

"Nasıl efendim? Nasıl O’nun kulu olabilirim?"
"Rab İsa Mesih adında vaftiz ol ve hemen O’nu izlemeye başla."
"Tam olarak ne yapmam gerektiğini söyle. Hayatımda artık bir dönüm noktasına geldim."
"Oğlum, ben daha fazlasını bilmiyorum. Tek bildiğim, buradan Tandlianvala ve oradan da Isanagri’ye gidersen orada Pastör adında bir din adamı var. Adı İnayat Rumal Shah. O sana yardım eder."

Yaşlı adam elindeki süpürgeyi bir kenara bıraktı ve gözleri yaşlarla dolu bir şekilde bana daha da yakınlaştı. Ona sarıldım, kollarımla sıkıca sardım. Her ikimiz de serbest bir şekilde ağladık ve en derin duygularımızı açığa vurduk. Kısa bir an için onun benim ve arkadaşlarımın öldürmek istediği küçük kızın babası olup olmadığını düşündüm. Bu düşünceye tahammül bile edemiyordum. Bütün sınıflar arasında en hor görülen ve en düşük sınıfa, temizlikçilere ait olan bu adamın bana bir sonraki adımımı gösteren kişi olması beni çok etkiledi. Onların sınıfından bu kadar çok kişinin İsa Mesih’in Müjdesini kabul etmelerine şaşmamalı. O’nda gerçek kimliklerini buluyorlar. Tanrı’nın suretinde yapıldıklarını, Tanrı’nın çocukları olduklarını fark ederek yeni bir onur ve değer buluyorlar. Onlarla özdeşleştiğim için mutluydum.

Kulaklarımda ‘Benim lütfum sana yeter’ sözleri çınlayarak ve yüreğim sevinçle dolu olarak Isanagri’ye giden trene bindim. Sonunda karmaşa sona ermişti. Artık esenlik hâkimdi. Ne büyük bir mutluluktu! Beni neredeyse ezip geçmişti. Aklım hepsini alamıyordu. Beni fiziksel ölümden kurtaran, hastalığımda bana bakan, bana fedakârlığını gösteren, her şeye yeten lütfunu açıklayan Rab İsa Mesih şimdi de yüreğimi fethetmişti. Zafer kazanmıştı. Artık dünyada hayatım için bir amaç ve anlam arayarak amaçsız bir şekilde dolaşmayacaktım. Artık hayatımın gerçek anlamını ve amacını bulmuştum. Bize kendi esenliğini veren ve bizi kendisiyle barıştıranı bulmuştum. Ben O’nunum ve O da benim.

YOLCULUK

Canım umutsuzluk ve çaresizlikten çok güzel bir şekilde özgür olmuştu. Faysalabad’ta Isanagri köyünde trenden inip Pastör İnayet Rumal Şah’la buluştuğumda yüreğim sevinçle coşuyordu. Beni sıcak bir şekilde selamladı ve bana evini açtı. Yemek yedikten sonra gülümsedi ve şöyle sordu, "Peki, beyefendi neden Hıristiyan olmak istiyorsunuz?’ Geçmişim ve mucizevî bir şekilde kısa bir süre önce tatmin edilen derin huzur özlemimi bilmediği için neredeyse öylesine konuşuyordu. Ama Mesih’i ya da Hıristiyanlığı seçiyor değildim. Sorun benim Hıristiyan olmamı istemem değildi. Beni İsa seçmişti. Pastörü üzmek istemediğim için sadece şöyle cevap verdim: "Biri bana söyledi. Bu sabah üç dört civarında. İsa Mesih benimle buluştu ve şöyle dedi, “Benim lütfum sana yeter.” Duvarda İsa Mesih’in çarmıha asılı bir resmi vardı. Pastör Şah elimi tutu ve diğer eliyle resme işaret etti. Bu, benimle konuşan, aynı Mesih miydi? Pastör Şah’ın şöyle dediğini işittim: "İnsanlar Mesih’in elinden giysilerini bile aldılar. Soyuldu, kamçılandı ve çarmıha çivilendi! Size ne verebilir?" Farklı bir şekilde düşünüyor olsaydım bu sorunun çağrıştırdıkları beni rahatsız edebilirdi. Huzuru dışında başka bir şey istemiyordum. Aradığım ve bulduğum kurtuluştu. Eğer kötü biri olsaydım kızıp bozulabilirdim. Kollarını açıp beni buyur etmesi gerektiğini düşünmüş olabilirim. Ama durum benim için hala çok yeni ve yoğundu. Böylece bu duygular mutlulukla dolu olan yüreğimde yer bulamadı.

O zaman bilmiyordum ama Hıristiyanlığı araştıranların veya Hıristiyan olmak isteyenlerin genellikle kuşkuyla karşılandığını kısa bir süre içinde keşfettim. Öyle görünüyor ki pek çok kişi müjdecilerin sundukları faydalara çekiliyorlar: İyi bir eğitim, yiyecek, giysi ve barınak. Hinduizm’den Hıristiyanlığa geçenlerin çoğunluğunun en düşük kasttan geliyor olması şaşırtıcı değildir. Ama din değiştiren bu insanların hepsinin maddi kazanım için geldiğini varsaymak yanlış olacaktır. Benim gibi, birçokları en derin özlemlerinin doyumunu Hıristiyanlıkta bulmuştur. Onlara göre, bilinen bir Hıristiyan ilahisinin aşağıdaki sözleri doğrudur:

Elimde getirebileceğim bir şey yok,
Sadece çarmıhına tutunuyorum,
Kurtarıcım beni yıka, yoksa öleceğim.

Bu soruya sadece şu yanıtı verebilirdim: "Mesih’in çaresiz olduğunu ve bana hiçbir şey sunamayacağını söylemeyin. Bana zaten her şeyi verdi. Beni yeni bir insan yaptı ve huzur verdi."

"İyi," dedi, "sizin için yapabileceğim tek şey sizi Gojra’daki müjdeci bir arkadaşıma göndermek. O size yardım edebilir."

Hemen kabul edilmeyecektim ve zaten bunu bekleyemezdim. Önümdeki yol uzun bir yol olacaktı. Birkaç dakika sonra Pastör Şah elime bir mektup koydu ve otobüsle Gojra’ya gidebilmem için biraz para verdi. Yolculuğum için ne kadar küçük başlangıç; fakat cesaretim ve teşviğim kırılmadı. Yeni imanım benim için çok büyük bir anlama sahipti. Sonunda büyük hazinemi bulmuştum ve bunu elimden kimse alamazdı.

Öğleden sonra Gojra’ya vardım ve Pastör Wooton ile buluştum. O ana kadar ileri giden yolun kolay olmayacağını öğrenmiştim. Pastör Wootton Hıristiyan olma isteğimin gerçek olup olmadığını sınamaları gerektiğini ve sonra vaftizim konusunda bir karar verilebileceğini söyledi. Memnuniyetle kabul ettim. Vaftiz büyük bir adımdı. Olayların doğal akışı içinde insanın başına gelen bir şey değildir. Mesih’e ve Tanrı’nın egemenliğinin Müjdesi’ne bilinçli bir şekilde adanmak demektir. Yeni iman eden kişi için yepyeni bir yaşam biçimi ve yeni bir dizi değerler açılır. Hıristiyan tarihi olmayan bir ülkede, insanın dinini değiştirmesi yerinden olmasını ve kültürel engelleri aşmasını gerektirir. Bazıları için bu acı verici bir deneyim olabilir. Bir İslam ülkesinde Hıristiyan olmak vatana ihanet etmek gibi bir şeydir. Hıristiyanlığı seçen Müslümanlar ‘Müslüman bir devlette Müslüman olarak yaşama ayrıcalığını’ kaybederler. Bazı Müslüman ülkelerde, din değiştirenler yasanın korumasının dışında bırakılırlar. Bu gibi insanlar, malları zarar gördüğünde veya aile üyelerine sataşıldığında adalet için mahkemelere başvuramaz. Müslüman bir geçmişe sahip olan Hıristiyanlığa geçenlerin hayatlarını kaybetmesi nadiren rastlanan bir şey değildir. Ama ben test edilmekten memnundum. Bu süreç içinde hem onlar hem de ben bağlılığımın gerçek içeriğini kesinleştirebilirdik.

Pastör Wootton bana bir misafir odası ayarladı. Buradaki tek mobilya, iki yorganlı yırtık pırtık, eski bir yataktı. Yorganları üstüme çektiğimde fazlasıyla sıcak oluyordu; üzerimi açtığımda ise sivrisinekler kanımı içiyordu! Yemek konusunda da doğru düzgün bir ayarlama yapılmamıştı. Bana bir şey verildiğinde, yiyordum; kimse hatırlamazsa, aç kalıyordum. Bir seferinde, benim yemeğim üç gün boyunca kimsenin aklına gelmedi! İlk iki gün boyunca, hayatta kalmayı başardım ve çok dua ettim. Üçüncü gün, o kadar zayıftım ki yatağımdan kalkamadım. Pastör Wootton misyon istasyonundan gitmişti ve geldiğinde karanlık odama geldi. ‘Hasta mısın kardeşim?’ diye sordu.

"Hayır, hasta değilim, efendim," diye yanıt verdim zayıf bir sesle.
"O zaman neden bu kadar zayıfsın? Hiç bir şey yemedin mi?"

Kafamı salladım ve ‘Ne zamandır?’ diye sordu. Vücudumda pek kuvvet kalmamıştı ve ne kadar gayret etsem de gözleri yaşlarla doluyordu. Parmaklarımla üç gündür yemeğimi gösterdim. Bu haberlere üzüldü ve beni teselli etti.

"Burada nasıl insanlar var böyle?" diye sordu. "Ne kadar kötü ve zalimler! Ben yokken sana bakan veya yiyip yemediğini soran kimse olmadı mı?"

"Önemli değil efendim. Bunun benim sınanmamın bir parçası olduğunu düşündüm ve kimseye bir şey söylemedim. Bu odadan bile çıkmadım çünkü insanlar hakkında hoş olmayan şeyler fısıldaşıyorlardı. Biri evlenmek için genç bir kız aradığım için orada olduğumu, başka biri misyon hizmetkârı olarak iş aradığımı,başka biri ise, sadece para istediğimi söyledi. Hepsini duydum ama hiçbir şey söylemedim."

Oradaki insanlar başından beri bana karşı pek nazik değildi. Onlara göre ben istenmeyen bir yabancıydım. Misyonerler için çalışıyor olması onların ayrıcalıklı konumuydu. Benim için zamanları yoktu.

Bu Hıristiyanlara karşı acı veya öfke yerine acıma duymaya başlamıştım. Belki de dünyanın en mutsuz grubuydular. Misyon alanında yaşadıkları için kendi halklarıyla ilişkileri kesikti. Misyonerlerin kabullenişi ve hayranlığını kazanmak için birbirleriyle yarışıyorlar ve bu da içtenlik yerine ikiyüzlülüğe neden oluyordu. Araştıranları daha yüce bir amacı ve yaşamları için daha derin bir anlam arayan kişiler olarak buyur etmek yerine, rakip gibi görüyorlardı. Araştıranların yaptıkları fedakârlıklarla ilgilenmiyorlar ama bunun yerine, yaşamlarını adadıkları Efendi’yi memnun etmek yerine misyonerleri memnun etmeye çalışıyorlardı. Ben sadece bu tutumun bir kurbanıydım.

Fakat Pastör Wootton, bana çok iyilik etti. Beni evine getirdi ve aşçısına, kendisi orada olsa da olmasa da bana yemek yapması için talimat verdi. Tekrar hiç aç kalmadım ama alanın havası değişmedi. Tutumlar artık hoş görülemez bir hal aldı. Bunun sonucu olarak, Pastör Wootton’un misyon otelinde kalmam için gerekli ayarlamaları yapması için ikna ettim.

Bu sırada Pastör Wootton’a kendim hakkında hiçbir şey anlatmadım. Geçmiş önemli görünmüyordu. Dolu dolu yaşanan geçmişimin veya Hava Kuvvetleri subayı olmuş olduğum gerçeğinin bana karşı davranışını herhangi bir şekilde etkilemesini istemiyordum. Gece bekçisi veya güvenlik görevlisi olmamı önerdiğinde seve seve kabul ettim çünkü kimseye yük olmak istemedim. Haziran ayında Gojra’daki okul ve otel kapalıydı. Sonuç olarak, benimle ilgili düzenlemeler de sitede yaşayan ve aziz gibi bir adam olan bir Hıristiyan’a bırakıldı. Adı, Sevak Boota Masih’ti. Böyle bir adamla çalışmak benim için olağanüstü bir şanstı. Kızlar okulu ve otel de haberciydi. Aldığı ücret çok çok azdı ama benim gibi insanlara yardım ediyordu.

Boota Masih sadece Gurmukhi (Punjabi diye yazılır, Sihlerin dili) okuyabiliyordu. Onun arkadaşlığı ruhsal gelişimimin temelini oluşturuyordu. Hıristiyan inancının gerçek doğasını ve uygulamada Hıristiyan yaşamının nasıl bir şey olduğunu ondan öğrendim. Dua, yaşamının önemli bir kısmını oluşturuyordu. Duaya adanmış bir yaşamı olduğu söylenebilirdi. Birlikte bazen bütün gece dua ediyorduk. Bir gece işe gitmeden önce onunla birlikte olduğumu hatırlıyordum. Duaya kendimizi o kadar çok vermiştik ki, zaman fark etmeden geçti. Ertesi gün insanlar beni geceleyin dört kez gördüklerini söylediklerinde çok şaşırdım. İşim konusunda nasıl bu kadar gayretli olduğumu merak ediyorlardı. Sonra ne kadar harika bir şey olduğunu fark ettim. Biz dua ederken, İsa benim görevimi yerine getirmişti! Kendisini benim için bu denli gerçek bir hale getiren Kurtarıcımla yüreğim coşuyordu.

Eylül 1949’un sonunda 2 Ekim’de vaftiz olacağım söylendi. Atacağım adımın derinliği konusunda anlayışımı sınamak için bana bazı sorular soruldu. Biri Hıristiyan kitaplarını ne kadar okuduğumla ilgiliydi. Pastör Wootton Urdu’nun kitaplarının hemen hemen hepsini ve önemli sayıda İngilizce kitap da okuduğumu memnuniyetle söyledim.

30 Eylül gecesi dua ederken, Rab vicdanımı uyandırdı ve Pastör Wootton’a karşı tamamıyla dürüst olmadığıma işaret etti. Geçmişimi ona anlatmamış olmam saklayacak bir şeylerim olduğunu gösteriyordu. Bu korkakça ve aldatıcıydı, ruhsal olgunlaşmam ve ilerlemem için bir engeldi. Bu açıklamadan sonra bir türlü rahat edemedim. Gecenin yarısında kalkıp Pastör Wootton’un evine gittim. Bu yükü üzerimden atmalıydım ve geçmişimle ilgili her şeyi anlattım. Açıklığım ve dürüstlüğümden memnun oldu ve birlikte güzel bir şekilde dua ettik.

2 Ekim’de vaftiz oldum. Vaftiz olarak Rab’bin örneğini izlemiş olmam bana büyük bir sevinç verdi. Artık Hıristiyan kardeşliğinin görünür bir parçası olmuştum. Mütevazı arkadaşıma borcumun bir işareti ve arkadaşlığının benim için anlamını takdir ettiğimi göstermek için Ghulam, ‘kul’ ismini vaftiz ismim olarak aldım. Mesih veya Kurtarıcı adını ekledim böylece yeni çağrımı ifade ediyordu- İsa Mesih’in kulu.

Sonraki iki hafta boyunca büyük bir mutluluk içinde yaşadım. Mesih’e ait olma hissi ve Hıristiyan paydaşlığı beni başka bir düzeye taşıdı. Rab benim için o kadar gerçekti ki. Yaşamımın geri kalanı boyunca O’na hizmet etme kararı kuvvet ve yoğunlukta her gün artıyordu. Tanrı’nın iyiliğinin üzerimde olduğunu hissediyor, yaratıcım tarafından sevilmenin nasıl bir şey olduğunu biliyordum. Değersizliğime karşın içimde buna karşılık bir sevgi oluştuğunu hissediyordum. Fakat kısa bir süre içinde arıtan ateş içinden geçmenin nasıl bir şey olduğunu öğrendim. Dışsal koşullarım aniden çarpıcı bir şekilde değişti. Sitenin terk edilmiş gibi göründüğü bir gün oldu. Ne Pastör Wootton ne de erkeklerin otelinin yöneticisi Charan Dass, ne de beni vaftiz eden Pastör Augustine oradaydı. Daha sonra hepsinin bir toplantı için Lahor’a gittiğini öğrendim. O gün oraya beni görmek için gelen dayım ve ağabeyimle karşılaştığımda yalnızdım.

Çoğu Doğu ülkesinde, aile sözcüğü sadece anne, baba, kız kardeşler ve erkek kardeşleri değil, amca, dayı, teyze, hala ve kuzenleri de içerir. İnsanın bunların hepsine karşı yükümlülükleri vardı. Kişinin kaderinin biçimlenmesinde hepsiyle iyi ilişkilere sahip olmak önemlidir. Suçumu üstlenmeyerek onları göz ardı edemezdim. Onlardan bağımsız olduğumu ilan etmek benim için neredeyse olanaksız bir şeydi. Zenginliğe, güce ve etkiye sahiptiler. Dayım bana iki seçenek verdi. Biri, kimseye bir şey söylemeden hemen onlarla gitmekti. İkincisi ise bir tehditti. Onlarla gitmeyi kabul etmezsem, kente gidip iman ettiğim haberini herkese anlatacaklardı. Bu da insanları o kadar öfkelendirirdi ki, hem ben hem de Gojra’daki Hıristiyanlar acımasızca dövülürdük. Yeni Hıristiyan ailemin iyiliği onların söylediğini yapmama bağlıydı. Hıristiyan kardeşlerime zarar gelmesine izin veremezdim. Derin bir üzüntü içinde ve Hıristiyanlıkta yolculuğumun daha başındayken böyle bir kriz durumunda ne yapacağım konusunda biraz güvensizlikle yaşamımı kime verdiğimi hatırladım. İtaat etmek istediğim Efendim dışında başka biri değildi. O’nun isteği benim yaşamımın rehberi olacaktı. Bu nedenle, dayıma ‘Efendime soracağım’ dedim.

Odamın kapısını kapattım ve Rab’be ne yapmama gerektiğini sordum. Kuşku yoktu. Şöyle dedi, “Beni izlerken üstesinden gelmen gereken daha çok dikenli engel var. Onlarla git çünkü evin, benim hakkımda tanıklık etme işine başlayacağın ilk yer olmak zorunda. Benim tanığım olacaksın, evde başlayacak, oradan da tüm dünyaya tanıklık edeceksin.” İncil’de kaydedildiği gibi İsa Mesih’in öğrencilerinin görevlendirildiği gibi görevlendirilmiş olmam inanılmaz bir şeydi.

Akrabalarımın yanına döndüm ve onlarla gitmeye hazır olduğumu söyledim. Hayatımı onlara teslim etmekten korkmuyordum çünkü bunu kimin isteğiyle yaptığımı biliyordum ve kimin ellerinin beni taşıdığını biliyordum. Böylece onlarla birlikte şimdi artık Faysalabad denilen Lyallpur’a gittim.

MUCİZEVÎ KAÇIŞ

Dinimi değiştirmem, bana huzur ve yaşam amacı verdi. Ailemi en son gördüğüm zaman içinde bulunduğum durumla şimdiki durumum arasında ne kadar da büyük bir fark vardı! Maalesef, bunun onlar için bir anlamı yoktu. Onların tek bir arzusu vardı: Hıristiyanlığı reddetmemi ve tekrar ‘iyi bir Müslüman’ olmamı sağlamak. İnancımı değiştirmem onlar için isyandı ve bunu göz ardı edemezlerdi. Onların konumundaki insanlar ailelerinde Hıristiyanları hoş göremezdi. Ancak yoksulların yoksulları inançlarını değiştirirdi ve Hıristiyan olarak, sosyal olarak bu tip insanlarla mutlaka bir arada olacağımı biliyorlardı. Bu da, utanç verici ve kabul edilemezdi. Daha sonra, yeğenlerimden birinin talibinin, akrabasının dinini değiştiren biri olması nedeniyle vazgeçtiği söylenmişti. Benim Hıristiyan olmamın, ailenin tümü için sonuçları vardı. Onlara göre, benim sadece hatam konusunda ikna olmam gerekiyordu.

Onlara göre İslam, yüceltilmiş ve soylu bir dindi. Bunu nasıl olur da Hıristiyanlıkla değiştirebilirdim? Tek bir gerçek Tanrı vardır ve Muhammed onun elçisidir – her Müslüman çocuk, daha yaşamının ilk yıllarından beri sürekli olarak bu sözleri işitir. Ama işte burada İsa Mesih’in sadece diğer peygamberler gibi bir peygamber olmadığını, Tanrı Oğlu olduğunu söylüyordum. Bu benim aileme göre Tanrı’ya karşı küfretmekti çünkü Tanrı’nın oğlu olmadığı konusunda ısrar ediyorlardı. Müslümanlıkta oğulluk kavramı tamamıyla fiziksel olduğu için bu ikrar nihai küfürdü. Fakat simgesel kavramlar İslam geleneğine yabancı değildi. Muhammed’in arkadaşlarından biri Abu Harera’ydı, ‘Kediler Babası’ çünkühayvanları seviyordu. Muhammed’in amcalarından birinin adı Abu Djihal’di, "Cehalet Babası," çünkü Peygamber olarak Muhammed’i kabul etmiyordu. Böylece, ‘babalık’ fiziksel ilişkiyle hiç ilgisi olmayan bir kavramı anlatmak için kullanılıyordu. Bu, Mesih’in ‘oğulluğu’ için de böyleydi.

Bazen insanlar anlayamadıkları bir şeyi saçmalık olarak elleriyle bir kenara iterler çünkü çok büyük bir meydan okuma vardır. Bir Müslüman İsa’nın Tanrı Oğlu olduğunu kabul ederse, o zaman Muhammed’in Allah’ın peygamberi olması ve Kuran’ın vahyinin Tanrı’nın Oğlu Olan’ın yanında ikinci sıraya düşmesi gerekir. Neden? Çünkü Tanrı’nın insanlığa vahyinin en dolu halini veren Tanrı Oğlu olur.

Müslümanlar, bu hayatta gerçekleştirilen sevapların sonraki yaşamda günahların bağışlanması ve mutluluk olarak kazanç sağlayacağına inanırlar. Ama günahlarımın şimdi bağışlanması ihtiyacını görüyordum böylece yaşamımı hemen Tanrı’ya verebilir ve yaşamımın gidişatını hemen değiştirebilirdi.

Aileme göre ben bir kâfir olmuştum ve bana öyleymişim gibi davranmaktan çekinmiyorlardı. Eve geri dönüşüm sırasında, yemeklerimi sokakta yemek zorunda kaldım. Fakat şükrettim ve söylenmeden yedim. Ailemin bana ettiği zulüm, Rab’bim hakkında tanıklık etme fırsatı sağladı.

Beni eski inancıma geri getirmek için gösterilen çabalarda yapmadık şey bırakmadılar. Dayım beni Şeikhupura bölgesindeki köyüne götürdü. Din öğretmenleri aranıp bulundu ve beni ikna etmeleri için eve getirildi. Yeni eğitim almış bir Maulvi kısa bir sure sonra vazgeçti ve ayrılmadan önce çaresizlikten ötürü, delilik sertifikası verdi.

Çeşitli Maulvilerle yaptığım görüşmelerle geçen altı hafta boş çıktı. İşte o zaman Sayyed Ata Ullah, Shah Bakhari ile görüşmeye karar verdim. Peygamber Muhammed’in soyundan geliyordu ve o sıralarda Şeikhupura civarında olacaktı. Belirlenen saatte, bu adamın huzuruna çıkarıldım. Fakat benimle konuşup Hıristiyanlığı terk etmemi sağlamaya çalışmak yerine yüksek sesle güldü ve şöyle dedi, "Demek Hıristiyan oldun?"

"Evet," diye yanıt verdim. Rahatsız edici bir sessizlik oldu. "Lütfen devam et ve daha fazla anlat," dedim, sesim hem saygı hem de rahatsızlık içeriyordu.

"Daha fazla ne diyebilirim?" diye sordu Şah küçümseyerek.

"Belki tavsiye verebilirsiniz, yönlendirebilirsiniz beni," diye yanıt verdim, yeterince ikna edildiği takdirde inancını değiştirmiş olmaktan geri dönmeye hazır olan adama ne diyeceğini merak ediyordum.

"Nasıl bir yol göstermemi istiyorsun? Senin gibi insanların Hıristiyan olmasının sadece tek bir sebebi var," diye karşılık verdi.

Ne düşündüğünü biliyordum. İnancımı değiştirmemin nedeninin Hıristiyan bir kızla evlenmek olduğunu düşünüyordu. Artık öfkemi kontrol edemiyordum ve konuşmak için izin istedim: "Sevgili Şah, sizi dinlemeye geldim çünkü ailemin beni ‘Gerçek Yola’ yönelteceğiniz konusunda büyük umutları vardı ama sizden böylesine kaba bir suçlama beklemiyordum. Dahası, seks ve dinin iki farklı şey olduğunu düşünüyorum ve bir dini seksle cinsellikle ilgili nedenlerden ötürü reddeden veya kabul eden kişi aptaldır. Ayrıca şunu da söylemek isterim, Müslüman olarak dört eş alma hakkım vardı – eğer bakabilirsem daha da fazlası! Ölümümden sonra cennette yetmiş iki eşim olmasını da ümit edebilirdim. Ama din ve inanç bu gibi dünyasal düşüncelerin ötesindedir. Bunlardan sırf cindellik için ödün verilemez. Beni yeni inancımın temeli olarak cinsellik ve evliliği görmekle suçladınız ama aslına bakarsanız, eğer tekrar Müslüman olsam bunlarda çok daha iyi bir geleceğim olurdu. Savunmanız mantıklı değil."

Bu şekilde çıkışım Şah’ın kontrolünü kaybetmesine neden oldu ve öfkeyle kükredi, "Sus, seni gibi ahlaksız adam!"

Yumuşak huylu bir şekilde şöyle dedim, "Sevgili Şah, kızmaya gerek yok; birlikte düşünelim."

"Onu merdivenlerden aşağı atın!" diye bağırdı. Sonunda ağabeyimin duyguları uyanmıştı. "Ona elinizi dahi sürmenize izin vermiyorum. Eğer söz konusu onu dövmek olsaydı biz zaten bunu yapardık,’ diye karşılık verdi.

Bu başarısız girişimlerden sonra ağabeyim ve dayım, yeni inancımı terk etme konusunda kolayca ikna edilemeyeceğimi anladılar. Beni Lahor’a göndermeye karar verdiler. Dayımın bir akrabası olan Hüseyin Ali’nin büyük olasılıkla bununla bir ilgisi vardı. Dayımla kalırken yakındaki bir köyde bulunan bir Pastörü geceleri dua etmek için ziyaret ettiğimi keşfetmişti. Bunun devam etmesine izin verilmezdi.

Lahor’dayken ailem inancımı değiştirmemin diğer akrabalarımız tarafından bilinmesine yol açacak bir şey söylemedi veya yapmadı. Bu sırada, posta yoluyla Pastör Wootton ile temas kurdum. Bir gün Douglas adında bir müjdeci beni bulmayı başardı. Hıristiyan ismim, Ghulan Masih adıyla arıyordu beni ve beni kimse bu isimle tanımıyordu. Onu pazarda dururken görünce yaklaştım ve ‘Ben Ghulan Masih’im’ dedim. Nasıl olduğumu sordu ve oradan ayrıldı. Ama bu görüşmenin haberi kısa bir süre içinde ağabeyime ulaştı. O ve arkadaşları artık daha sert önlemler almanın vakti geldiğine karar verdiler. Bu utanç verici duruma kesin olarak bir son vereceklerdi. Bu iş için Lahor seçildi çünkü burada Ravi Irmağı akıyordu. Bu ırmak, ‘insanları akıntısıyla sürükleyip’ dünyadaki yolculuklarına son verme konusunda ünlüydü. Atılan cesetler akıntıyla uzaklara taşınırdı. Ravi bu işlevi çağlar boyunca yerine getirmişti ama 1947’de yüzlerce Müslüman’ın cesedi Hindistan’ın Gurdaspur ve Pathankot bölgelerinde yüzdüğünde bu konuda ünü doruk noktasına ulaşmıştı. O gece, Ravi geleneksel rolünü oynayacaktı. Ağabeylerim akıntıya bir çuval içinde atılmam gerektiğine karar verdiler.

6 Aralık soğuk bir geceydi. Lahor’da kış geceleri çok acı olabilir. Akşam yemeğinden sonra iç çamaşırlarım dışında bütün giysilerimi çıkardım. Sonra soğuk ve boş bir odaya kitlendim. Bunun nedeni soğuk sayesinde artık karşı koyamayacak kadar hissizleşmenin sağlanmasıydı.

Beni odaya kapattıklarında ne olacağını biliyordum ve tek yapmak istediğim dua etmekti. Hıristiyan olduğum günden beri Kutsal Yazıları ezberleme alışkanlığı edinmiştim. Ezbere bildiğim ayetleri tekrar etmeye başladım. Aşağıdakiler gibi ayetler bana büyük teselli veriyordu:

RAB çobanımdır,
Eksiğim olmaz.
Beni yemyeşil çayırlarda yatırır,
Sakin suların kıyısına götürür.
İçimi tazeler,
Adı uğruna bana doğru yollarda öncülük eder.
Karanlık ölüm vadisinden geçsem bile,
Kötülükten korkmam.
Çünkü sen benimlesin.
Çomağın, değneğin güven verir bana.
Düşmanlarımın önünde bana sofra kurarsın,
Başıma yağ sürersin,
Kâsem taşıyor.
Ömrüm boyunca yalnız iyilik ve sevgi izleyecek beni,
Hep RAB'bin evinde oturacağım. (Mezmur 23, Eski Antlaşma)

Bazen ağladım, bazen bu ayetleri tekrarladım ama çoğu zaman Rab’le konuştum. Benimle olacağını ve ölümden sonra O’nu kucaklayacağımı biliyordum. O’nun huzurunda olmanın sevinci ve yaşayacağım ölümün kederi arasında bölünmüştüm. Bazen gülüyordum çünkü Rab’bin gücünü biliyordum; ailemin hayatıma son verecek olması saçma görünüyordu. Rab’bin iyiliğinden hiçbir zaman kuşku duymadım. Seçtiğim yolda yanıldığımı hiç düşünmedim. Hıristiyanlığın benim için tek yol olduğunu biliyordum. Ölümümden sonra Rab’le olacağım konusunda kesin güvencem vardı. Hiçbir şey bu inancı sarsamazdı. Hayatıma bu dünyada bu şekilde son verilecek olsa da, doğru yolu seçtiğimi biliyorum.

Kutsal Yazılar’ı tekrar edip onlarda teselli bulurken bir kısım beni derin bir şekilde etkiledi:

“Hiçbir şekilde utandırılmayacağımı, yaşasam da ölsem de Mesih'in her zamanki gibi şimdi de bedenimde yüceltilmesi için tam bir cesaret gösterebileceğimi bekliyor ve umut ediyorum. Çünkü benim için, yaşamak Mesih'tir, ölmek kazançtır. Hayatta kalırsam yararlı işler yapacağım. Ama hangisini seçeceğimi bilemiyorum. İki seçenek arasında kaldım. Dünyadan ayrılıp Mesih'le birlikte olmayı arzuluyorum; bu çok daha iyi. Ama hayatta kalmam sizin için daha gereklidir.” (Filipililer 1:20-24, İncil)

Ölümden sonra başlayacağını bildiğim görkemli yaşamdan ötürü ölümü çekici bulsam da, başka bir yöne doğru çekiliyordum – ulusum için yaşamak. Hala karanlıkta olanlar için yaşamam gerektiğini fark ettim. İncil’in ışığını ihtiyacı olan vatandaşlarıma götürebilmek istiyordum – Tanrı’nın İsa Mesih’in ölümü ve dirilişi aracılığıyla insanlık için yaptıklarının müjdesini. Bu yeni inanç, Sadhu Sundar Singh’in sözlerini hatırladığımda daha da kuvvetlendi. Hıristiyanlığa geçen bir Sih’di. “Mesih için ölmek kolay ama O’nun için yaşamak zordur çünkü ölüm sadece bir iki saat sürebilir ama yaşamak her gün olan bir şeydir.” Yavaş yavaş ama kesin olarak bu fikir beni sardı ve beni garip bir sevinç hissiyle doldurdu. Gözlerimin önündeharikulade bir görüm göründü – sadece bu kez Rab için ölmek değil ama her gün ölmek. Bu hayal tüm varlığımı kaplarken ruhum içinde sevinçle coştu. Ölümümden yararlanacak olanlar sadece ailemdi; Rab İsa Mesih’e imanımdan ötürü artık utanç duymayacaklardı. Beni hafızalarından silmek dâhil isteyebilirlerdi çünkü beni hatırlamak acılık getirebilirdi.

Bir kere Mesih için ölmek ya da tam adanmışlık ve yaşamımı sunarak her gün ölmek arasında kalmıştım. Çarmıhta ölerek benim için verdiği kurbanın değerinin ve derinliğinin o kadar çok olduğunu gördüm ki günde bin kez ölsem benim için dökülen bir damla kanıyla kıyaslanamazdı. Kurtuluş için içtenlikle dua etmem gerektiğine ikna oldum, fiziksel ölümden veya başka bir şeyden korktuğum için değil ama yaşayıp beni seven ve kendisini benim için vermiş olana her gün tanıklık edeyim diye. İşte duam O’nun tahtına şöyle çıktı:

"Efendim ve Kurtarıcım, ruhum huzur içinde çünkü bu hayattan sonra sana geleceğimi biliyorum. O zaman Seninle aramda bir engel olmayacak. Ama özellikle bu tuzakçı ve ölümcül planda yer alan insanlar hayatıma son verebildikleri izlenimine sahip olacaklar. Ölüm, benim için yaşama açılan kapı. Bir parçam kapıdan geçmek istiyor ama ölümüm, bu ülkede Senin adına tanıklığımın sona ermesi demek. Bu nedenle, eğer Seni memnun ederse, beni buradan bu gece çıkar ve bana insanlar arasında Senin en büyük işlerini ilan etme ayrıcalığını ver. O zaman onlara Senin insanların ruhlarını nasıl yenileyebildiğini ve günahkârlara sonsuz yaşam güvencesini söyleyebileceğim. Rabbim, Efendim, başkalarını öldürmek için nasıl emir verdiysem, bu geceden itibaren yaşam veren sözler söyleyeyim. Gözlerim Senin gücünü gördü. Şimdi eğer Seni memnun ederse, beni buradan serbest bırak böylece yarın sabah yeni bir yaşama başlayabilirim. Bu ölüm hücresinden kaçış bana beni tanığın olarak hayatta tutmak istediğini kanıtlayacak. Rab, bu gece, bencillik ve kendi hayatım için kaygıdan arıt beni. Eğer beni hayatta tutarsan, söz veriyorum, adına yücelik getirme amacıyla kendimi Sana hizmet dolu bir yaşama adayacağım. Rab, Senin benim yardımıma ve hizmetime ihtiyacın yok ama Sana hizmet etmek benim için zevk ve ayrıcalık olacak. Nasıl Senin yarattığın kişileri gayretle ortadan kaldırmaya çalıştıysam, onları Sana getirme konusunda da o kadar gayretli olayım. Eğer bu Senin arzunsa, o zaman beni bu gece burada kurtar. Âmin."

Bu sözleri söyledikten sonra, donmak yerine alnımda ter tanecikleri olduğunu gördüm! Aniden, biri kapının kilidini dışarıdan açtı. Sabırlı bir şekilde bekledim, ayak sesleri duymayı bekliyordum, birinin içeri gireceğini düşündüm. Hiç kimse girmeyince, temkinli bir şekilde dışarı baktım ve sokağın tamamıyla terk edilmiş olduğunu gördüm. İşte o zaman Rab’bin kulağıma fısıldadığını duydum, ‘Kaç, kapıyı senin için ben açtım!" Koşmaya başladım ama hangi yöne gideceğimi bilmiyordum. Lahor’da sadece iki arkadaşım vardı ve ikisi de Müslüman’dı. Orada hiç Hıristiyan tanıdığım yoktu. Lahor’dan Raivind’e giden tren yolu üzerinde koşmaya devam ettim. Kantomen İstasyonu’nun hemen arkasında ayağım takıldı ve çukura düştüm. Çok bitkindim ve gecenin geri kalanı boyunca orada kaldım. Uyuyakaldım ve ertesi sabah güneşin sıcak ışıklarının üzerime gelmesiyle on bire kadar uyanmadım. Kalktım ve Lahor’da zengin bir kent olan Model Kentine doğru yürümeye başladım. Çevremdeki güzel binalara bakarken birden, çevremle büyük bir tezat içinde olan üzerimdeki giysilerin farkına vardım. Model Kentin arkasında başka bir köy gördüm ve ona doğru yürüdüm.

Köye girdiğimde bazı çocuklar meydanda oynuyorlardı. Çocuklardan birine sordum, "Oğlum burada hiç Hıristiyan var mı?" "Evet," diye yanıt verdi. "Babam, burada kilise görevlisi. Sizin için ne yapabiliriz?" "Beni babana götür lütfen," diye rica ettim. Çocuk beni evine götürdü, orada babası, Samuel’le görüştüm. O kadar rahatlamıştım ki. Samuel’e yaşadıklarımı anlatınca bana karşı çok cömert davrandı ki. Artık burada güvende olduğumu söyledi ve eğer bir sorun çıkarsa da beni hayatı pahasına koruyacağı konusunda güvence verdi. Kısa bir süre dua ettik. Sonra köy doktorunu çağırttı. Doktor bana bakıp iğne yaptı ve bazı ilaçlar verdi. Dört gün boyunca bu aileyle kaldım ve sonra Gojra’ya gitmek için izin istedim. Bu iyi adam bana gömlek, bir çift ayakkabı, bir örtü ve beş Rupi verdi.

15 Aralık’ta Gojra’ya vardım. Arkadaşlarımın hepsi beni gördüklerine çok sevindiler özellikle de Pastör Wootton, Augustine, Boota Masih, ve Charan Dass. Mucizevî kurtuluşumun hikâyesi hepsi için büyük bir sevinç kaynağı oldu. Noel’de, dostum Bawa Masih’in köyünde çevredeki insanlarla birlikte ibadet ettik. Bawa Masih’in babası ve kız kardeşi Grace bana çok yakındı. Benim için en önemli olan şey artık Hıristiyan topluluğun bir parçası olmamdı. Bu yoksul ve mahrum edilmiş insanları yakınlarım olarak görüyordum. Sevgi karşılıklıydı. Uyum ve güvenin olduğu Hıristiyan paydaşlığı, harika bir teşvik kaynağı ve Hıristiyan olgunluğuna erişmek için yardımcıdır. Beni kabul eden dostlar arasında güvendeydim. Tanrı’ya minnettar olduğum o kadar çok şey vardı ki.

İSA MESİH’İN MÜJDESİNİ YAYMAK

Hıristiyan paydaşlığının güvenliği ve huzuru içinde hizmetimin nasıl bir biçim alacağını düşünmeye başladım. İnancımı değiştirene kadar arayışım daha çok bireysel doyum içindi ama şimdi düşüncelerim dışarıya doğru çevrilmişti. Galip adlı şairin sözlerini hatırladım:

“Can, bencil tutkularından temizlenene dek sevginin duası zafer kazanamaz.”

Gojra’da beni kutlayanların çeşitli önerileri vardı. Bazıları çalışmam bazıları ise hizmet etmem gerektiğini düşünüyordu. Ama ben ne yapmak istediğimi biliyordum. O ölümden kurtuluşumun gecesinde aldığım kararı unutmamıştım. Benim için yaptığı her şey için Rab’bi överken yeni bir istekte bulundum:

"Rab, Senin harika işlerini dünyaya ilan etmem için bana lütuf ver. Sana karşı öylesine büyük bir sevgi ver ki bana, bu günahkâr dünyada bile kendimi pak bir şekilde koruyabileyim. Bana öylesine büyük bir sevgi ver ki derinliklerinde boğulayım böylece dünya beni hiç bulamaz. Bu taşlı yollardan geçerken yolumu aydınlat, öyle ki, sendelemeyeyim ve Senin görkemli ismine utanç gelmesine neden olmayayım."

Rab için işimin müjdecilik olması gerektiği konusunda ikna oldum ve olduğum yerde başlamaya karar verdim. Oteldeki bazı gençlerle birlikte Gojra çevresindeki köylere gitmeye ve Müjde’yi vaaz etmeye başladım. Bazen Pastör Wootton da bizimle geliyordu ama ben bu konuda tereddüt ediyordum çünkü insanların bana istedikleri gibi davranmalarını önlüyordu. Buna ek olarak, halk arasında kendi kabul edilmemi ve etkinliğimi ölçmek istiyordum. Hizmet alanım hızlı bir şekilde genişledi ve Pencap’ta bütün köylerde kısa bir süre içinde tanıklık etmeye başladım. Önceleri, yürüyerek gidiyordum. Daha sonra bir arkadaşım bana bir bisiklet aldı. Bazıları bana ‘Sadhu’ (kutsal adam) diyordu. Nereye gidersem gideyim her zaman yoksullarla kalmayı bir kural edindim. Böylece Hıristiyan arkadaşlarımla özdeşleşebiliyordum. Onların yaşam biçimini her yönüyle paylaşmak istiyordum. Yemekleri yoksa ben de yemiyordum. Geçmişte zengin olmuş olmam benim için hiçbir zaman engel oluşturmadı.

Ne zaman yeni bir bölgeye gitsem, önce kendimi oradaki pastöre tanıttım böylece o bölgede öncelikle onun onayını almadan hiçbir şey yapmıyordum. Böylece Hıristiyanlarla konuşma, onlara vaaz verme ve imanlarını güçlendirme fırsatım da oluyordu. Gezici hizmetim sırasında bir gece Lahor yakınlarında bir Anglikan misyon istasyonuna geldim. Oradaki topluluğun ruhsal liderlerinden biriyle kalacak ve onun düzenlediği bazı toplantılara katılacaktım. Ofisinde onu beklerken Rab bana açıkça konuştu. Şöyle dedi: "Gidip, Lahor’da ağabeylerinle tanıklığını paylaşmalısın. Başlayacağın yer orası." Akşam saat dokuz buçuktu. Tek arzum Efendime itaat olduğu için bana buyurduğunu yapmak konusunda herhangi bir çekincem yoktu. O gece gitmem gerektiğini hissettim. Bisikletimi oraya bıraktım ve Lahor’a gitmek üzere trene bindim. Ağabeyimin kapısını çaldım ve kapıyı açtı. Şaşırmıştı ama gözlerinde bir umut pırıltısıyla sordu, "Geri mi geldin?" Sanırım sadece aileye değil aynı zamanda imana da geri gelip gelmediğimi bilmek istiyordu. "Evet," dedim. "Geri geldim ama tekrar sizinle yaşamak için değil. Size tek söylemek istediğim Rab İsa Mesih’in Kurtarıcı olduğu. Beni kurtardı ve biliyorum, sizi de kurtarabilir." Yüz ifadesi anında değişti. Öfkesini denetlemeye çalışarak, şöyle yanıtladı: "Çok teşekkürler. Ama biz senin Rab İsa’nı ne istiyoruz ne de ona ihtiyacımız var. Kurtuluşunu da istemiyoruz. Güle güle." Öylece kapıyı yüzüme kapattı. Üzgündüm ama şaşırmamıştım. Meyve vermemiş gibi görünse de görevimi yerine getirdiğim için rahatlamıştım.

Rab’bin o gece bana söylediği sözler içimde derin bir şekilde kök saldı ve atalarımın köyü Zaffarawal’de Müslüman arkadaşlarım arasında tanıklık etmem gerektiği konusunda ikna oldum. Köyümüzde bir misyon istasyonu olan Amerikalı misyoner ve eşinin evine gittiğimi hatırlıyordum. Çocukken başka çocuklarla birlikte onların evini ziyaret etmiş ve karısı eşliğinde ilahilere katılmıştım. İnancımı değiştirdikten sonra bu bölgeye gitmekten kaçındım ama bu müjdeciye yazıp Rab’bin bana hizmetime bu köyde başlamam gerektiğini söylediği için kendisini ziyaret etmek istediğimi söyledim. Beni görmeyi çok istiyordu. Sonunda, 1950 yılının Mart ayında Zaffarawal’e gittim. Oraya vardığımda, büyük acı içinde annemin, benden ayrı kalmanın acısıyla, birkaç gün önce hayatını kaybettiğini öğrendim. Ölmeden önce kendisini göremediğim için gerçekten büyük üzüntü duyuyorum. Beni öldürme planından haberi yoktu; ona göre ben, yardım etmeyi çok istediği rahatsız bir insandım. Ama bu trajedinin beni tekrar bu köye getiren Rab’be hizmet etme amacımdan saptırmasına izin vermedim.

Annemin ölümünden sonra ağabeylerimin bana karşı nefreti daha da derinleşti. Beni öldürmek için çeşitli planlar yaptılar. Müjdecinin yanında kalırken birkaç kez beni evlerine davet etmek için geldiler. Önce reddettim ama sonra arkadaşımdan tavsiye istedim. Gitmemi önerdi, ama yalnız değil; yanıma iki arkadaş almalıydım. Tavsiyesine uydum ve ağabeylerimi ziyaret ettim. Oturup konuşurken masada benim yanımda bir kılıç olduğunu fark ettim. Bilenmişti ve kullanıma hazırdı. Kullanım hedefinin ben olduğumdan şüpheleniyordum: "Böyle bir kılıçla birini öldürmek için önce kendini öldürmelisin. Elini kaldırmadan önce iç varlığın ölür. Zayıflığın bir işaretidir." Kınına geri koydum.

Konuşma uzun bir süre devam etti. Ağabeylerim benimle konuşması için bir Maulvi davet etmişti. Fakat faydası yoktu. Söyleyeceği ilginç bir şey yoktu. Son olarak bize çay sunuldu. İlk yudumumu aldım. Çok acıydı ve hemen zehirli olduğunu anladım. Korkmuyordum fakat İsa’nın dirilişinden sonra öğrencilerine sözlerini hatırladım; inananlar ve vaftiz olanlar pek çok işaret görecekti. Bunlardan birisi şu anda benim için çok önemliydi: “İman edenlerle birlikte görülecek belirtiler şunlardır: Benim adımla cinleri kovacaklar, yeni dillerle konuşacaklar, yılanları elleriyle tutacaklar. Öldürücü bir zehir içseler bile, zarar görmeyecekler. Ellerini hastaların üzerine koyacaklar ve hastalar iyileşecek.” (Markos 16:17-18, İncil)

Bu işaretlerden birini deneyim etmek için bir fırsatla karşı karşıya olduğuma inandım. Çayın geri kalanını içtim ve dua ettim, "Rab, beni koru." Kısa bir süre içinde huzursuzlandım ve başım dönmeye başladı. Arkadaşlarıma gitme vaktinin geldiğini söyledim. Ağabeylerim nasıl hissettiğimi bilmiyorlardı. Kentten çıkınca, misyon istasyonunda çok uzak olmayan bir yerde arkadaşlarıma beni yalnız bırakıp gitmelerini söyledim. Saat gece ondu. Dua etmeye başladım: "Rab, bu gece ölürsem, insanlar Hıristiyanlığın gerçek olmadığına inanacak. Benim değil Senin adın lekelenecek."

Dua etmeyi bitirir bitirmez iki kez kustum ve zehrin tümü sistemimden çıktı. Sonra rahat bir şekilde uyudum. Sabahleyin misyon istasyonuna gittim. Ağabeylerim bana ne olduğunu çok merak ediyorlardı bu nedenle yakında köyden birinin yürüdüğünü görünce onlar tarafından gönderildiğini biliyordum. Hizmetkârlarından birisi olduğunu anladım ve aileme yaşadığımı söylemesini istedim.

Ailemi rahatsız eden tek şey imanım değildi. Ağabeylerim mirastan kendi hakkımı isteyeceğimden de korkuyorlardı. Hayatıma kast etmek için bir girişimde daha bulundular. Narowal’ı ziyaret ettiğim bir sırada, Müslüman bir arkadaşım Pastör İsaac Dass’ın evine geldi ve köprüde birkaç Kaşmirli gencin beni beklediğini söyledi. Rab’be hizmet etme kararlılığımı kötü bir şekilde etkileyebilecek her şeyden uzak durmaya kararlıydım; böylece babamın Chauddhry Lal Han’ın mallarıyla ilgili tüm haklarımı ağabeylerime devrettiğimi yazılı olarak beyan ettim. Böylece ailemle tüm bağlarımı kopardım. Artık benden korkacak bir şeyleri kalmamıştı. Belki artık beni tanıklık yaşamımda serbest bırakırlardı. Ama yavaş yavaş artık hayatımın Pencap’ta güvende olmadığı açıklık kazanmıştı. Hizmetime orada başlamıştım ama artık kalmam için bir neden yoktu. İşte bu düşünme zamanında iyi ve sevgi dolu bir arkadaş olan Pastör Chandu Ray ile karşılaştım. Hizmetim hakkında uzun uzun konuştuk. Bana Sind’de Sukkur’a gitmemi önerdi. Pencaplı şair Bulhe Şah’ın sözlerini hatırlayarak tavsiyesini kabul ettim:

“Hadi, Bulhe. Kimsenin kastımızı bilmediği veya bize özel olarak dikkat etmediği bir yere gidelim.”

Sukkur’da birkaç ay için Kutsal Kitap Topluluğu için çalıştım. Bu çalışma idarecilik ve rapor yazmaktan ibaretti. Fakat bu durumdan çok sıkıldım. Bu tür bir işte gönlüm yoktu. Ayrıca, ticari konulara odaklandığımı hissetmeye başladım. Rahatsız hissediyordum. Asıl vizyonumdan uzaklaşıyordum ve görevimi bırakmaya karar verdim.

Kendimi bir müjdeci olarak görüyordum ve bu nedenle kendimi bu görev için donatmalıydım. Kilise önderlerinden birinin yardımıyla Sindhi öğrenmeye başladım. Kısa bir süre içinde ve çok fazla çaba harcamadan, Sindhi’yi öğrendim. Akıcı bir şekilde konuşmaya, okumaya ve yazmaya başladım. Artık dil engeli ortadan kalkmıştı ve müjdeci işlerde liderlerden birine katılabiliyordum.

Sukkur’daki işimin bir kötü yanı vardı. Yaz mevsimi başladığında ısı benim için dayanamayacağım kadar yüksekti. Sind’in hizmet bölgem olacağına karar vermiş olsam da bir sure için oradan ayrılmam gerekiyordu. Bu nedenle, Pecap’a döndüm ve Chaudhry Jalal Masih adında bir Hıristiyan’la kalmak için ayarlama yaptım. Çok cömert bir adamdı ve benim için neredeyse bir baba gibiydi. Ailesinin bir parçası gibi kabul edildim,oğlu ve kızı da beni kardeş gibi görüyordu. Bu ilişki toplulukla ilişki kurmam için kapıları açtı ve Rab’be hizmetimde daha da ilerledim. Lyallpur’daki üstten, bisikletimle ülkenin dört bir yanına gidiyordum. 20,000 kilometre kadar yol aldım. Karaçi’de Kemari ve Afganistan sınırında Peşvar yakınlarında kuzeydeki Landi Kotal arasında birkaç kez yolculuk yaptım.

Bir seferinde Amerikalı bir arkadaşım beni, yönettiği ibadette vaaz vermem için küçük bir kente götürdü. Sunu verme zamanı geldiğinde zihnimde bir mücadele başladı. Bende sadece sekiz ananas veya yarım Rupi vardı. (Yani, 20 Kuruş’tan az.) Bu paraya ihtiyacım vardı ama paraların toplandığı kâsenin içine bir şey koymadan önümden geçmesine izin veremezdim. Sıra bana geldiğinde başka seçeneğim yoktu. Elimi cebime soktum ve sekiz ananası alıp kâsenin içine bıraktım. Mücadele sona ermişti. İbadet sona erdi ama ben parasız ne yapacağımı düşünüyordum. Kısa bir süre içinde yeniden Tanrı’nın harika sağlayışını deneyim edeceğimi bilmiyordum.

Pakistanlı bir arkadaşın evine döndüm. Eşi beni bir haberle karşıladı, ‘Kardeşim biri seni görmek istiyordu.’ Çok şaşırmıştım çünkü kimseyi beklemiyordum. Sonra hastaneden iki hemşirenin beni görmeye geldiğini söyledi çünkü ertesi gün döneceğimi biliyorlardı. İbadeti kaçırdıklarına üzülmüşlerdi. Benim için bir zarf bırakmışlardı. Odama götürdüğüm, ve açtığımda içinde bir tomar Rupi ve bir not vardı. Notta şöyle söylüyordu, ‘Rab bize gezileriniz için paraya ihtiyacınız olduğunu gösterdi. Lütfen bunu alın ve şükredin.’ Dilim tutulmuştu. Tanrı gerçekten iyidir!

Yaşadığım bir olay hiç silinmeyecek şekilde aklımda. Hıristiyan inancına ilgi gösteren bir adamı ziyaret etmeye karar vermiştim. Yaşadığı şehre gittim ama kendisini bulamadım. Hayal kırıklığına uğramış ve yorgun bir şekilde istasyona dönmek için otobüse bindim. Yanımda yaşlı bir Müslüman adam oturuyordu. Konuşmaya başladık. Benim hakkımda sorular sormaya başladı. Müjdeci olduğumu söylediğimde heyecanlandı ve sevindi. Öyle görünüyordu ki, duasının yanıtı bendim. Müslümanlar hayatlarında en azından bir kez Mekke’ye gitmeye çalışırlar. O ise oraya yedi kez gitmiş ama aradığını bulamamıştı. Bana birinin kendisine kendi dilinde İncil’in bir nüshasını verdiğini söyledi. Okuyordu fakat birinin kendisine açıklamasına ihtiyacı vardı. Burada bu otobüste oturmuş Tanrı’nın birini göndermesi için dua ediyordu. Ben de otobüste yanında oturuyordum! Bunu öğrendiğimde bütün yorgunluğum geçti ve Müjde’yi kendisine açıklama ayrıcalığını sevinçle kabul ettim. Onun durağına geldiğimizde beni evine davet etti. Toprak sahibiydi ve 7.000 dönüm toprağı vardı. Büyük evinde uzun bir konuşmadan sonra benden kendisi için dua etmemi istedi. Kendisi için dua etmesini söyledim. Çok şaşırdı ve sordu, "Edebilir miyim?" "Evet," diye yanıt verdim, "Benimle konuşabilirsen Tanrı’yla da konuşabilirsin." Sonra şöyle dedi, "Rab İsa, hizmetkârını bana gönderdiğin için, beni doğru yola yönelttiğin için teşekkür ederim. Lütfen beni kabul et; ben bugünden itibaren Seni Kurtarıcım olarak görüyorum." Tanrı’nın onu kabul ettiğini biliyordum, çünkü Tanrı’nın iyiliği ve cömertliğinin sınırı yoktur. Rab’be içtenlikle yakaran herkes kurtulacaktır.

“İsa'nın Rab olduğunu ağzınla açıkça söyler ve Tanrı'nın O'nu ölümden dirilttiğine yürekten iman edersen, kurtulacaksın. Çünkü insan yürekten iman ederek aklanır, imanını ağzıyla açıklayarak kurtulur. Kutsal Yazı, "O'na iman eden utandırılmayacak" diyor.
Kendisine yakaranların tümüne eli açıktır. Rab'be yakaran herkes kurtulacak.” (Romalılar 10:9-13, İncil)

HER ŞEY İSA İÇİN

Tanrım beni, benim için seçtiği doğru yola yönlendirdi ve ben boyun eğdim. Ancak bu şekilde yaşamımı O’nun yüceliği için yaşayabilirim. Bunları O’na borçluyum çünkü O beni önce sevdi ve bana sevgisini verdi. Kendi gücümle bunu yapamazdım. Bugün ben neysem ve başardığım her şey sadece O’nun benim içimde yaptıklarıyla mümkün oldu.

Beni bekleyen çarmıhın olduğu tepeye yolculuğum çok dikenli bir yoldu. Beklediğimden daha zor oldu. Ama her zaman bir adamın, Nasıralı İsa’nın bu yolu benden önce yürüdüğünü biliyordum. Bu düşünce, ‘çarmıhımın’ ağırlığı benim için çok ağır gelse bile bana güç verdi. Neyi taşımamı istediği konusunda sözleri sürekli olarak bana hatırlatıldı:

“İsa, İnsanoğlu'nun çok acı çekmesi, ileri gelenler, başkahinler ve din bilginlerince reddedilmesi, öldürülmesi ve üç gün sonra dirilmesi gerektiğini onlara anlatmaya başladı.
Bunları açıkça söylüyordu. Bunun üzerine Petrus O'nu bir kenara çekip azarlamaya başladı.
İsa dönüp öteki öğrencilerine baktı; Petrus'u azarlayarak, "Çekil önümden, Şeytan!" dedi. "Düşüncelerin Tanrı'ya değil, insana özgüdür."
Öğrencileriyle birlikte halkı da yanına çağırıp şöyle konuştu: "Ardımdan gelmek isteyen kendini inkâr etsin, çarmıhını yüklenip beni izlesin. Canını kurtarmak isteyen onu yitirecek, canını benim ve Müjde'nin uğruna yitiren ise onu kurtaracaktır. İnsan bütün dünyayı kazanıp da canından olursa, bunun kendisine ne yararı olur? İnsan kendi canına karşılık ne verebilir?” (Markos 8:31-37, İncil)

Benim için yürüyebileceğim tek yol, O’na hizmet edebileceğim tek yol, hepimiz için öldüğü çarmıhın dibine başkalarını getirebileceğim tek yol buydu. Bana karşı olan büyük sevgisine karşılığım buydu.

Hizmet yolu yalnız bir yoldur. Bazen bu yalnızlık yanlış anlaşılabilir; haftalar ve hatta aylar boyunca kimseyle konuşmak veya kimseyle birlikte zaman geçirmekten keyif almam. Ama bu zamanlarda Rab ve Efendi’mle daha yakın bir şekilde özdeşleşebiliyorum. Bu hayatta Mesih için ölmek dirilişinin gücünü deneyim etmemi sağlıyor. O’nda, hala hayattayken, yaşamın ölüm üzerinde zaferini deneyim ediyorum. Pakistanlı büyük bir şair, Muhammed İkbal, yaşam ve ölümü şöyle tarif ediyor:

“Yaşam her şeyin görünen düzenidir; ölüm ise bu düzenin kırık ve dağınık halidir.”

Kırk iki kişiden oluşan sülalemi bıraktıktan sonra yeni koşullara uyum sağlamakta zorlandım. Bana sevgi gösteren iyi yengelerim, bana karşı ya da benim bulunduğum ortamda ağzından hiç sert bir söz çıkmamış bir annem, cömert kişiliği benim için parlak bir örnek olan ve beni bilgelikle yönlendiren bir babam ve benim iyiliğimi düşünen ve beni mutlu bir genç adam olarak görmek isteyen dört ağabeyim vardı. Maalesef, benim düşmanım oldular. Onlar olmadan yaşam çok karmaşık görünüyordu. Arkadaşlığıma ve sadakatime değer veren en iyi Müslüman arkadaşlarım bile bana yabancılaştılar; bu ilişkiler çok zor koşullar altında meydana gelse bile. Bir seferinde Kaşmir sınırında bir operasyonun başında olduğum zamanı hatırlıyorum. Çatışmanın tam ortasındaydık. Her iki taraf da ateş ediyordu. Arkadaşım, Akbar Kazmi tüfeğinin kilitlendiğini fark etti. Dehşete düştü. Silahsız kalmak gibi bir şeydi. Onu izledim ve yüzündeki umutsuzluğu gördüm. Kendisini savunsun diye tüfeğimi Kazmi’ye attım. Kuvvetli bir genç adam olduğum ve silahsız olarak kendimi savunmayı bildiğim için onun kadar silaha ihtiyacım olmadığını düşündüm. Bu yaptığım, arkadaşlığımızı sağlamlaştırdı. Ama ailem bana zulmetmeye başladığında Kazmi gibi iyi bir arkadaş bile bana yardım etmek için bir şey yapamadı. Akrabalarım ve arkadaşlarım olmadan hayatta kendi yolumu bulmam gerekiyordu; benim için durum ‘sosyal olarak ölmek’ gibi bir şeydi. Fakat seçtiğim yolda yürümeye devam ettim.

Rabbimiz için her gün ölünen bir yaşam biçimi hafife alınmamalıdır. Böyle bir yaşamı seçtiğim için pişman olmadım. Yaşamların değiştiğini ve bereketlendiğini gördüğümde bu, bana büyük sevinç getiriyor. Fakat emeklerim boşa gidiyormuş gibi görünen cesaret kırıcı anlar da oldu. Rahatsız oluyorum ve üzülüyorum. Fakat hemen Rabbimiz’in birçokları için öldüğünü ve pek az kişinin sevgisine karşılık verdiğini hatırlıyorum. Sonra kendime şunu soruyorum, "Benim sevgim O’nunkiyle karşılaştırıldığında nedir?" Çarmıhta kendini feda etmesi bir zayıflık olarak görüldü. Bana karşı kötü davranıldığında ve ben karşılık vermediğimde ben de zayıf olmakla suçlanıyorum. Bana Efendi’mden daha farklı davranılmasını bekleyemem.

Hıristiyanlar için ölüm yaşamın sonu değil, yeni ve daha iyi bir yaşamın başlangıcı olduğunu biliyorum. Ben bu dünyadan gittikten sonra artık her gün O’nun için ölme şansım olmayacak. Bu dünya da pek çoklarının, Efendimin adını yüceltmek ve O’nu övmek için cesaretle yaşamasını teşvik edebilirim. Rabbim ve Tanrım bütün bu yıllar boyunca beni sadık bir şekilde yönlendirdi. Adına övgüler olsun!

Tanrı’ya bana kendini tanıttığı için teşekkür ediyorum. Duam, bu tanıklıkta O’nun hakkında okuyanların, cennetin sonsuz ışığında O’nu övecek imanlılar arasında sayılmasıdır.